Beş Yıl Sustum, Bugün Konuştum: Aylin’in Sessiz Çığlığı
“Biraz bana da yardım eder misin, Samet? Gerçekten yoruldum,” dedim titrek bir sesle, bulaşık suyunda elim numaralaşırken.
Samet kanepede oturuyordu, elinde cep telefonu, hiç başını kaldırmadı bile. “Elindekini bırakıp biraz dinlensen keşke, Aylin. Kafanı fazla yoruyorsun. Hem ben yorulmamış mıymışım? Akşama kadar çalışıyorum,” diye sert bir şekilde karşılık verdi. Gözlerim yaşardı. Sanki bir bıçak kalbimin tam ortasına saplanmıştı. Beş yıldır bu evin yükünü omuzlarımda taşırken ilk kez sesimi çıkarıyordum, ama nafileydi.
Beşiktaş’ta küçük, rutubetli bir evde yaşıyoruz. Evlendiğimizde umutlarımız çok büyüktü, yapacaklarımızın sınırı yok gibiydi. O zamanlar Samet’in gözlerinin içine bakınca kendimi dünyanın en şanslı kadını sanırdım. Ama hayallerim, tencerede kaynayan çorba gibi buharlaştı, ağır ve sessiz zamanlara dönüştü.
Evlenince işimi bırakmak zorunda kaldım, ailem başka bir şehirde. Kendi param yok, çocuğumuz Elif şimdi üç yaşında. Her gün sabah ezanından önce kalkıyorum; Elif’in kahvaltısı, evi toplamak, markete gitmek, akşam yemeği, ütü… Ne zaman kendimi düşünsem, suçluluk duyuyorum. Yalnızca kendi mutluluğum için endişelenmek, önceliklerimden çıkmış çoktan.
Bugün ne mi değişti? Dolabın içini açtığımda artık tencereye koyacak bir şey kalmamıştı. Elimdeki son parayla Elif’e süt ve biraz ekmek aldım, kendime hiçbir şey bırakmadım. Geceden kalan pilavı yedim öğlen yemeği diye, ama içim içimi yedi. O anda bu yükü daha fazla taşıyamayacağımı hissettim. O yüzden akşam Samet gelince, sesim titreyerek ondan yardım istedim. İlk defa… “Elif’in sütü bitti, evde para da yok. Biraz destek olamaz mısın?”
Gözlerini devirdi, canı sıkılmış gibi arkasına yaslandı. “Aylin, ben para mı basıyorum? Her hafta kartı sana veriyorum, yetmiyorsa hesap yapmayı öğren.” Yüzüme bakmamıştı bile. Bir kalıp peynir parasında boğuldum o an. Sonra ekledi: “Benim de yorulduğum oluyor. Biraz daha dikkatli ol lütfen.” Sustuk. Sofra kurmaya da o gece hiç halim kalmadı.
O gece çocukluğuma döndüm, annemin bana öğrettiği sabır masallarını hatırladım. Oysa şimdi yaşadıklarım ne sabra ne masala sığmıyor. Anneme bile anlatamıyorum hiçbir şeyi. “O senin kocan, idare etmek lazım,” öğüdü kulaklarımda çınlıyor hâlâ, ama nereye kadar idare edebilirim?
Ertesi sabah kapı çaldı, annesinin kuzeni Necla Teyze uğradı. Elif’e bir kutu çikolata, bana bir kilo mercimek getirmiş. Koltukta otururken gözlerim dolu dolu oldu, hemen toparladım. Kadıncağız anlamış gibi uzun uzun elimi tuttu. “Başın sıkışırsa haber et, yavrum. Bu devirde insanın kendine kıymet vermesi lazım,” dedi. Sözlerini kafamda saatlerce evirip çevirdim. Ben ne zamandır kendime hiç değer vermedim?
Samet eve yine geç geldi o gün. Yüzünde asık, ofiste stresliymiş. Masada otururken ona: “Neden sana yardım istediğimde hep ters davranıyorsun?” dedim. Bir anlığına şaşırdı, sonra yüzü kızardı, sesi daha da yükseldi: “Ben mi ters davranıyorum? Her şeyin fazlasını istiyorsun.”
Boğazımda düğümlendi kelimeler. “Elif için istedim, kendim için değil. Birazcık destek, başka bir şey değil.”
“Benim de çalışacak gücüm kalmadı. O kadar kolay değil bu işler. Bir iki ay daha idare et, kısa zamanda işler düzelecek,” diye kestirip attı. Uykuya yattığında saatlerce tavana baktım; evliliğimin hangi noktasında kaybolduğumuzu düşündüm. Yalnızlık kalabalık bir odada bile insanın içine işliyor.
Bir sabah Elif ateşlendi. Parası olmadığı için eczaneye gidip fişeğini kendi cebimde bozukluklarla ödedim. Gözümde kalan yaşları Elif’e belli etmedim ama artık aklımda, ne zaman yardım istesem bana yok deyip geçiştiren bir adam vardı.
Bir akşam Samet işten döndüğünde mutfakta ağlarken beni yakaladı. “Ne oldu?” diye sordu, ama sesinde gerçek bir endişe yoktu. “Artık dayanacak takatim yok,” dedim. “Sürekli yetersiz, değersiz hissediyorum. Evde ekmek yokken, ‘idare et’ diyorsun bana. Hiç düşünmüyor musun, ben de insanım?”
Sinirlendi. “Aylin, her şeye ağlayacak mısın? Evlilik böyle, zorluklarla baş edeceksin. Sanki başka kadınlar mutlu mu?”
O an içimde bir şey koptu. “Başka kadınlarla kendimi kıyaslamak istemiyorum; ben sadece bana değer verilmesini istiyorum. Yorgunum, Samet. Çok yorgun…”
Bir hafta evimizi sessizlik kapladı. Annem aradı, sesimdeki kırgınlığı fark etti: “Her şeyi sineye çekme kuzum, gerekirse dik dur.”
Bir akşam Elif uyurken pencereye yaslandım, sokak lambasını izledim. İçimde tarifsiz bir yalnızlık. Kendim için ilk defa bir şey yapmam gerektiğine karar verdim. Küçük bir liste yaptım; her gün bir kelime, kendim için bir iyilik notu. Vicdanımla savaşı bırakıp, kendime “ben de varım” dedim.
Bir sabah Samet’e: “Bundan sonra evi ve Elif’i birlikte paylaşmamız lazım. Sadece maddi değil, manevi olarak da. Eğer bunu yapamayacaksak yollarımızı ayırmak daha iyi olacak belki de,” dedim. Şaşırdı, kızdı, inkar etti. Ama bu kez yılmadım.
“Hiç anlamadım, neden insan en çok yanında olduğundan bu kadar çok yara alır? Yoksa asıl sınav en yakında olandan mı gelir?”