Babamın Gidişiyle Başlayan Sessizlik Yılı: Ailenin Sessiz Çığlığı

“Baba, gitme!” cümlesi, annemin dudaklarında donmuş bir çatlak gibi titredi. Yılın en soğuk akşamlarından biriydi ve elimde tuttuğum pasta tabakları odaya dağılan buz gibi havaya inat, gereksiz bir sıcaklık peşindeydi. Babam, doğum günü mumlarını söndürdükten sadece birkaç dakika sonra, öylece kalktı. Masanın üzerindeki narin porselen tabaklar birbirine çarparken çıkardığı ses, annemin sessiz hıçkırığının arasında kayboldu. O gece, yıllardır beklenen büyük patlamanın sesi duyuldu: “Ben gidiyorum, artık yapamıyorum…” dedi babam, gözleri hiç olmadığı kadar ıssız bir boşluğa bakıyordu.

Yıllarca suskun kalmış birikimin, derin bir okyanusa dönüşmesi bir dakika bile sürmedi. Annem, gözlerinde bin öfke ve ama ondan da büyük bir yorgunlukla bakıyordu babama. Kimse bağırmadı, kimse ağlamadı; o an, herkes acısını dişlerinin arasında tutmayı seçti. Son sözler söylenmeden, duvar saatinin tik takı dışında hayat durdu.

Çocukluğun, annemin gözünde hâlâ küçük kız olan ben için baba kaybı ne anlama geliyordu? O gece, yorganımı başıma çektiğimde, içimde gemi azıya almış fırtınaların arasında kaybolmuştum. Annemle köşe bucak karşılaşmamak için okula daha erken gidiyor, eve daha geç geliyordum. Mutfağa girdiğimde kahve kokusu yerine, bir türlü dağılmayan soğuk bir duman doluydu evimiz. Geceleri annemin odasından gelen boğuk ağlama seslerini, kulaklarımı yastıkla kapatarak dinliyordum.

Yaz tatili boyunca, anneannemin Gölcük’teki evine gitmeyi teklif ettiğimde annem bakışlarını kaçırdı. Hiçbir yere gidemedik. Onun sessizliği, bana görünmez bir kelepçe gibiydi. Sanki her şey donmuştu: zamana, acıya, sevinçlere. Bir yıl boyunca annem, boşanma davası açmayı erteledi. “Bir yıl, başka kelime söylemem, konuşmam; sadece bekleyeceğim, sen de bekle” dedi. Bu bir tür ceza mıydı, kendine mi, bana mı, babama mı? O yılın sonunda içimdeki en büyük sorunun cevabını bulacaktım: Sessizlik, bazen en acımasız cezadır.

Babam ise kayıptı. Telefona hiç bakmadı. Dayımın, bir gün kapının önüne bırakıp apar topar kaçtığını söylediği bir sorunun gerisinde, başka bir dünya, başka bir aile olup olmadığını düşündüm. Annemle yalnız kaldığım yaz aylarında, ortak hiçbir paylaşımımız kalmadı. Tek iletişimimiz, buzdolabının üzerinde “Yanında yumurta var. Akşama pilav yapacağım. 20 TL bırakıyorum.” notlarıyla sınırlıydı. Yıllarca birlikteliği paylaşan insanlar, şimdi sadece bir soğukluk mekânı paylaşıyordu.

Evlenmek üzere olduğum adam – Emre – tam bu yıl ortaya çıktı. Okuldandı, uzun yıllar dosttuk ama o sessiz yıl boyunca bana hep el uzattı. Bir akşam, annem olmadan kahvede buluştuğumuzda “Senin ailenle bir gariplik var, neden bu kadar sessizsin?” diye sorduğunda, neye cevap vereceğimi bilemedim. O an “Bizde konuşmak, bazen çok acıtıyor” diyebildim yalnızca. O akşam eve dönerken kendi içimdeki kırıklıkların, ileride kuracağım yuvanın üzerinde kara bir bulut gibi dolandığını hissettim.

Düğünden bir ay önce Emre’nin ailesiyle tanışmaya gittim. Emre’nin annesi Gülay Hanım, ilk başta sıcak tavrıyla içimi rahatlattı. Ancak yemek masasında, “Annenizle babanız neden böyle ayrı ayrı yaşıyorlar? Bu kadar yıl evliliği nasıl sürdüremediler?” diye sorduğunda, tabakta oynattığım çatal birden ağırlaştı. Dışarıdan bakınca, herkesin gözünde annem suçluydu sanki: “Hiç iletişimi kuramıyor musunuz, anneniz hasta mı?” O an gözlerim doldu ama yutkundum. Kendi evlilik hayalimin de, annemin suskunluğuna benzemesinden, bir gün aynı soğuk savaşın içinde kaybolmaktan korktum.

Eve döndüğümde annem beni salonun ışığını açmadan bekliyordu. “Kızım, iyi misin?” dedi ve ben ilk defa o yıl ağlayabildim. Kucağına kapanıp “Anne, neden bu kadar susuyorsun? Ne yaşadınız siz? Neden her şeyi anlatmıyorsun?” diye feryat ettim. Annem, saçımı okşarken titreyerek “Bazen hikâyelerimizi anlatmak bile yaşadıklarından daha acıtır insanı” dedi. O gece annem, bana suskunluğunun ardındaki sırlardan sadece küçücük bir pencere açtı ama cevapsız kalan koca bir geçmiş kalmıştı bize yine.

Düğün günü yaklaşırken, babamdan bir işaret bekledim. Acaba geri gelir mi, kucaklar mı? Annemle konuşur muyuz, eski mutlu günlere döner miyiz? Ama bir türlü olmadı. Son akşam, odamda gelinlik provasını yaparken, aynada yıllarca babamın gölgesinde yaşadığım kederi gözlerime yerleşmiş bir karanlık gibi fark ettim. Beni mutsuz eden ailemin geçmişi mi, yoksa geleceğe taşımaktan korktuğum kendi karanlığım mıydı?

Nikâh günü annem, bana bir çift küçük altın küpe verdi. “Bunları takarsan, belki nefes alabilirim.” dedi. O an, bir ömür taşıdığın sessiz acının, bir asır konuşmaktan daha ağır olabileceğini anladım. Ama acaba, gerçeklerden kaçmakla mı, yoksa onlarla yüzleşmekle mi iyileşir insan?

Şimdi geriye dönüp bakınca, kendime şu soruyu sormadan edemiyorum: Geçmişinin gölgesinde büyüyen, sessiz bir ailede yetişen biri, yeni bir hayata gerçekten umutla başlayabilir mi? Siz olsanız, sessizliği mi seçerdiniz yoksa bütün gerçekleri konuşmak mı isterdiniz?