Bir Dede Olarak Sessizce Akan Gözyaşları: Gelinimin Gülüşünü Beklerken

“Yeter artık Mustafa, daha fazla dayanamıyorum!” diyen Zeynep’in sesi, mutfağın kapısından dalga dalga yankılandı. O anda kaşığım elimde, zamansız bir anının tanığı gibi masada donup kalmıştım. Torunum Aslı, köşede rengârenk kalemleriyle resim yaparken yüzüne hüzün bulaştı, sanki annesinin gözyaşı onun da çizgilerini bozdu. Oğlum Mustafa’nın sesi ise alışılmış bir Türk erkeği gibi ağır ve keskin: “Ne istiyorsun Zeynep? Her şeyin dört dörtlük olmasını mı? Ev geçindirmek kolay mı sanıyorsun?”

Aklımdan geçenleri susturamadım; acaba nerede hata yaptık biz babalar? Daha birkaç yıl önce nişanlandıkları günü hatırlıyorum; umutlu, parlak gözlerle birbirlerine bakarlarken ailece ne kadar mutlu olmuştuk… Ama zaman dediğimiz şey, insanın omzunda taş olup çökerken, o güzelim gözlerde ya bir mesafeye ya da derin bir umutsuzluğa dönüşüyor demek ki.

Mustafa, işten bitkin dönüyor. Üzerinde garip bir tahammülsüzlük, en küçük şeyde parlıyor. Zeynep ise şehir dışındaki ailesinden kopup sırf oğlumun yanında, bizlerle birlikte bu küçük apartman dairesinde yaşıyor. Az ama öz, sessiz bir kabullenmişlik hâkim hayatına. Torunum Aslı ise… O küçük yürek, sanki bu iki yetişkinin arasında sıkışmış; annesinin sessiz ağlayışlarını duymasın diye odasının kapısını kapayan, babasıyla beraber televizyon izleme bahanesiyle salona kaçan bir çocuk.

Bense… Altmış iki yaşıma merdiven dayamışım, yüreğimde hem evlat sevgisi hem de gelinime karşı yepyeni bir şefkat taşıyorum. Aslı yaşıtları gibi gülse, her sabah annesiyle renkli örgüler örse, birlikte pazara gitse, keşke… Ama Zeynep’in gözlerinde o neşeyi göremiyorum. Onun gülüşü yarım, umutları ise sanki başka evlerin penceresinden içeri süzülmüş gibi solgun.

Bir gün emekli kahvesinde dostum Hakkı’ya açıldım. “Dert çok Hakkı, ne yapsam bilmiyorum… Oğlan da didiniyor, kız da yorgun. Torun desen, ikisinin arasında fırtınada kalmış kayık misali.” O ise “Dede olmak kolay değil Ahmet, ama bazen aileyi bir arada tutan sen olursun, unutma!” dedi. Haklıydı. Bir dedenin, bir kayınpederin sesi ne kadar etkili olurdu ki? Yine de içimde büyüyen bir sorumluluk duygusu vardı.

O akşam bir karar verdim; bu evde susmak, izlemek yerine belki bir şey yapmak gerekiyordu. Oğlumun işten gelişini bekledim. Zeynep ise gözleri şiş, Aslı’yı yatırmakla meşguldü. İçimden bir dua okudum; “Allah’ım, bu evdeki huzuru geri ver.” Mustafa salona geçince yanına oturdum: “Oğlum, insanın evi onun kalesidir, ama bu kale yıkılırsa her şeyi kaybedersin…” dedim. “Neyi demek istiyorsun baba?” dedi, sesinde alttan alta bir isyan. “Gözümün önünde Zeynep’in yüzüne bak; akşamdan akşama senle konuşmaya fırsatı olmuyor. Kendi evinde misafir gibiyiz. Aranızdaki sevgiye ne oldu oğlum?”

Mustafa bir an sustu, gözleri yere çakıldı. “Baba, bazen ben de bilmiyorum. Çok yoruldum. Para biriktiremiyoruz, her şey pahalı. Zeynep de sürekli şikayet ediyor gibi geliyor. Bazen diyorum ki, belki ayrılmak daha iyi…”

Bir an annesiz büyümenin ne olduğunu düşünerek irkildim. “Oğlum, ayrılık kolay yol değildir. Kızını düşün; annesiz, babasız büyümek zor… Senin içinde şu kadar sevgi varken, neden savaşmayasınız ailen için?”

Mustafa bir şey demedi, ama o gece ilk kez sessizce ağladığını gördüm.

Ertesi sabah Aslı hep yaptığı gibi sabah erkenden bana koştu: “Dede, annem gece çok ağladı. Ona masal okur musun, lütfen?” O an torunumun ne kadar hassas, ne kadar incinebilir olduğunu anladım. Masal okurken Zeynep yavaşça yanıma geldi. Yanağındaki izi, geceye dönük gözleriyle konuştu:

“Ahmet baba, ben bazen nefes alamıyorum bu evde. Kendi ailemi, alışkanlıklarımı bıraktım geldim. Her gün daha bir yalnız hissediyorum. Mustafa’yı seviyorum, kızımı da… Ama her şey üstüme geliyor. Keşke kapıdan içeri girdiğimde Mustafam bana bir kez ‘Hoş geldin Zeynep’ dese. Küçük şeyler bazen dünyalara bedel oluyor…”

Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. O an benim de yüreğimden bir ip koptu. “Kızım, oğluma da söyledim; savaşmak lazım. Savaşmak, ama birbirine karşı değil, hayatın sıkıntısına karşı. Biliyorum, kolay değil. Ama torunumuz Aslı için umut olmalısınız.”

O gün sofrada otururken Aslı elinde renkli bir çizimle geldi: “Bakın, burası bizim evimiz, burada hepimiz gülümsüyoruz!” dedi. Zeynep başını eğdi, gözyaşlarını sakladı. Mustafa ise utançla kızına baktı. İşte o an, çocukların tebessümü her şeyi değiştirebilir mi diye düşündüm.

Mustafa ile Zeynep, ilk defa göz göze geldiklerinde aralarındaki o eski sevginin küllerini hissettim. O akşam yavaşça Zeynep’in elini tuttu, “Güzel günlere tekrar kavuşalım, olur mu?” dedi. Zeynep’in gözlerinde yine umut gördüm. O an içimden tarifsiz bir huzur geçti. Çünkü anladım ki, bazen bir çocuk gülüşü, bir ailenin en derin yaralarını onarabiliyor.

Şimdi geceleri sessizce dua ederken, “Ben ne kadar daha bu dünyada kalırım bilmem, ama torunumun, oğlumun, gelinimin yüzünde yeniden huzur görmek için her duayı ederim,” diyorum.

Bazen düşünüyorum, bir evdeki huzur kaybolduğunda, en önce çocuklar mı hisseder, yoksa annelerin gözyaşı mı saklanamaz? Hiçbirimizin çözemediği düğümleri, bir çocuk gülüşü çözebilir mi gerçekten? Siz olsaydınız, sessizce bekler miydiniz, yoksa kalbinizin sesini duyurmak için bir adım atar mıydınız?