Affedilmeyen Bir Hata: Elif’in Sessiz Yarası
— Elif, annem seninle konuşmak istiyor.
Mutfağın kapısında Serap ablamın sesi titrek, yüzü solgundu. Annemin bu vakitte, bu suskun gözlerle beni oturma odasına çağırması hiç alışık olduğum bir şey değildi. Odaya girdiğimde annemin elleri dizlerinin üzerinde, başı eğik, gözleri doluydu. Hiçbir zaman birdenbire başlamazdı konuşmaya, önce hep yutkunurdu.
“Zeynep Ankara’dan aramış,” dedi babam, sesi yorgun, biraz da kızgın. “Hastalanmış, cenazesine bizim de davetli olduğumuzu söyledi.”
Zeynep. Yirmi yıldır adını ağzıma bile almamıştım. Evden gittiği gün, yağmur hiç dinmemiş, ben bizim küçük apartmanımızın merdivenlerinde oluk oluk ağlamıştım. Onu, annemin kırık kalbini ve çocukluğumu o gün oraya gömmüş, üstüne de tek kelime etmemiştik.
Onu kaybettiğimizi, yani sadece bedenen değil, ruhen de kaybettiğimizi yıllar önce anlamıştık zaten. Ama annem, küçücük umut kırıntılarını kalbinde tutmuş olmalı ki, ölüm haberini aldığında bir daha asla düzelmeyecek bir cam gibi dağıldı.
Çocukluğumuzu, o eski mahalleyi, apartmanın önündeki saklambaçları, Zeynep’in gece korkunca elimi tuttuğu anları hatırladım. Ama annemin söylemediği bir hakikati biliyordum: Bu kopuşun sebebi bendim. Çünkü o gün, Zeynep’in asla affedemeyeceği o hatayı yapan bendim.
Babam sessizce, “Hadi hazırlan, Ankara’ya gidiyoruz,” dedi. Kimse konuşmadı. Serap ablam göz ucuyla bana bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Otobüse binene kadar kimse bir kelime etmedi.
Yol boyunca başımı cama yasladım. Camın buğusuna parmağımla çizdiğim üç harf: Z-E-Y. Çünkü ne zaman adını yazacak olsam, ellerim titrerdi, cümlem yarım kalırdı. Aklımda hep şu vardı: “Elif, sen olmasaydın Zeynep hâlâ burada olurdu.”
Gece boyu kulaklarımda Zeynep’in o zamanki bağırtısı. O gün ne saçma bir sebepten tartışmıştık: Üniversite sınavı, çıkış saatleri, bir erkek meselesi, annemin baskısı… Her şey bir arada çökmüştü üstümüze. Zeynep hep gözünün önünde küçük kardeş olarak görüyordu beni, ama ben onun ciddi kararlarına, özgürlüğünü savunmasına, aileyle kavga etmesine sinir olurdum. O gün, hayatının sırrı diye anlattığı şeyi — onun bir sevgilisi olduğunu, annemlere ben söyledim. Kızgınlık anı, biraz da kıskançlık, biraz çatışma, biraz çocukluk saflığı… Annem Zeynep’in suratına tokat atıp “Bizim ailemize bu yakışmaz!” dediğinde, Zeynep ne kadar yıkılmıştı, şimdi şimdiki ben daha iyi anlıyorum.
O gece Zeynep bavulunu toplayıp gitti. Bir daha hiç dönmedi. Annem dayanamadı, bir ay sonra saçları bembeyaz oldu, babam geceleri sabahlara kadar, “Benim kabahatim var mı?” diyerek uyuyamaz oldu. Serap ablam arada Facebook’tan mesaj attıysa da, Zeynep hiçbirine cevap vermedi.
Şimdi, yıllar sonra cenazesine giderken içimden hüngür hüngür ağlamak istemiştim. Ama ağlayamıyordum, çünkü suçluluk taş gibiydi midemde. Zeynep’in o gün bana bakıp, “Beni her zaman satarsın, Elif!” dediği bakışını hatırladım. Onun bir daha familia’dan, memleketten kopuşunu. Ve benim hiç geri adım atamayışımı…
Ankara’ya vardığımızda, soğuk bir sabah, kar yağmıştı. Abim mezarlık girişinde karşıladı bizi. Serap ve ben sessizce ağladık. Annem bir an mezara toprak atarken, o sırada ben tutuşmuş ellerini bırakıp, “Anne gerçeği anlatacağım,” dedim. Kelimeler ağzımda düğümlendi. Çünkü bana herkes acıyarak bakıyordu. Affedilmeyi beklemek aptalca mıydı?
Evin içinde fısıltılar arasında Zeynep’in yakın arkadaşı Ayşe, yanıma yaklaşıp:
— Neden gelmedin onca yıl, Elif? Yalnızdı o, dedi. Ben de dizlerimi çektim, sustum. Çünkü ne söylesem suçumu örtmeyecekti. Ayşe devam etti: “Bazen ona çaktırmadan ailenden haber verirdim. Hep duymak, ama yüzleşememek isterdi.”
O gece otel odasında, ellerimi başıma koyup öylece yattım. “Keşke” ile başlayan yüzlerce cümle… Ama hiçbirinin sonunda Zeynep geri gelmiyordu. Annem odaya geldi, kapının önünde bir süre durdu:
— Senin yüzünden olmadı kızım, dedi. Suçlu aramak kolay, affetmek, konuşmak zordu. “Kendini mahvetme.”
Ama ben kendimi affedemiyordum. Çünkü bir kardeşi göz göre göre kaybetmenin utancı, acısı bambaşka bir şeydi.
İstanbul’a döndükten sonra, mezarın üstüne diktiğimiz karanfilleri düşünerek işe gittim-geldim. Annemle aramızda farklı bir sessizlik vardı şimdi.
Bir akşam, mutfakta çay içerken Serap bana döndü:
— Sence Zeynep seni affetmiş midir? dedi. Kâh aklımdan fırlayan bir soru, kâh kalbimde delik bir yara gibi.
Ben ise sadece şu cümleyi kurabildim:
— Bilmem, Serap. İnsan bazı hataları affedebilmeyi, zamanla öğrenebilir mi gerçekten? Sizce, herkes her günahı affetmeyi hak eder mi?