Kimse Benden Onurumu Alamaz: Adana’da Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Yeter artık Zeynep! Bu evi başıma mı yıkacaksın?” diye bağırdı Babam. Akşam ezanı okunurken, annem yemeği masaya koymaya çalışıyordu, benim ise gözlerim dolmuş, elimdeki eski çantayla kapının önünde bekliyordum. Babamın her öfkeli çıkışında annemle göz göze gelmeye çalışır, sessizce annemin affediciliğine sığınmaya çalışırdım. Ama bu sondu. Yan odada Ferit ve Derya’nın fısıldaşmasını duyuyordum; kardeşlerim bile arazi olmuştu benden. Sanki evin içinde ağır bir yalnızlık tur atıyor, sadece beni seçiyordu.
Her şey, üniversiteyi üçüncü sınıfta bırakınca başlamıştı. Kimseye söyleyemediğim büyük bir derdim vardı. O yıl, çalıştığım markette yaşadığım bir haksızlık yüzünden, patronun iftirası sonucunda, işimi kaybettim. Annemlere bile yalan söyledim bir süre; utancımdan sustum. Aslında kimse işsiz, parasız ve üstelik bir kadınken kendini saklamak zorunda kalmanın nasıl bir azap olduğunu bilemez. Günlerce evde köşeme çekildim, defterime günlükler yazdım, “Bu kabus geçecek” dedim. Ama kabus geçmedi. Babam, sabahları işe giderken bana bakmaz oldu. Sofrada laf sokmalar, küçümseme! Kendi evimin misafiri olmuştum.
Bir gece, içimde bir şey koptu. Evin balkonundan Adana’nın ışıklarına bakarken, “Zeynep, ya bu şehir seni boğacak, ya da sen kendini yeniden yaratacaksın!” dedim. Sabaha kadar uyuyamadım; eski okul arkadaşlarımın başarı hikâyeleri, Instagram’da gördüğüm mutlu aile pozları gözümün önünde dönüp durdu. Ben hâlâ “İş bulamazsam sokağa mı atılarım?” korkusuyla, geleceğimi düşünmekten delirecek gibiydim.
Bir sabah, evde kavga büyüdü. Babam, işten atıldığımı herkese ilan etti; annem, utangaç ve çaresiz bakışlarla masada sustu. Derya, “Bir iş bul, insan gibi yaşa, herkes seni konuşuyor!” dedi. Komşulara rezil olmuştuk. Utançla evi terk ederken, son kez annemin yüzüne baktım ama o da başını çevirdi. Mahalledeki bakkal Kemal Amca bile bana “Yazık oldu kızım, annenle baban çok üzülmüş” deyip iç çekti. O anda içimde bir isyan kabarmıştı: Kim bana acıyabilir ki? Herkes sadece konuşmayı biliyor.
Çantamda 170 lira, eski bir telefon ve biraz kıyafet vardı. İstasyona gidip rastgele bir otobüse bindim. Kalacak yerim yoktu, ama eski lise arkadaşım Melis’e mesaj attım. “Haftalarca kalamasam da, bir gece olsun kalayım yeter,” diyerek yalvardım. Melis, şaşırmıştı ama bana kapılarını açtı. O gece, onun küçük odasında yattım; boğazım düğümlendi, uyuyamadım. Kadın kadına, gecenin sessizliğinde bana anlatmadığı aşk acılarından, kendi ailesinin baskılarından bahsetti. “Yaşamak ne zor, Zeynep!” dedi titrek bir sesle. O an birimiz ağlamaya başlasak, öbürümüz susamayacaktı. O gece kader ortaklığımız da başlamış oldu.
Ertesi gün Melis’in yardımıyla bir kafede iş buldum. Sabah 8, akşam 8 çalışıyordum. Yorgundum, ama kendi kazandığım parayı ilk defa cebime koymak özgürlük gibi gelmişti. Yine de oradaki patronumun imalı bakışlarını, müşterilerin “Zavallı” diyen gözlerini üzerimde hissetmeye başladım. Arkamdan konuşulanlar kulağıma geliyordu: “Akrabasının evinde kalıyor, kimsesi yokmuş…” İnsanlar acımaz. Hele kadınsan ve tek başınaysan, Türkiye’de her sokağın ucunda başka bir sınav başlar.
Bir gün, kafede çalışırken annem aradı. Aramadığı aylardan sonra ilk defa beni arıyordu. “Zeynep, baban çok hasta. Eve dön, Allah rızası için!” dedi. Kalbim burkuldu, iki gözüm iki çeşme ağladım. Ama yıllarca beni yok sayan, utanmam için baskı yapan bu ailenin birdenbire beni hatırlamasına inanamadım. O gece uyuyamadım. Vicdanım ve onurum arasında kaldım. “Ailemdeki yerim, bir özürden mi ibaret?” diye düşündüm sabaha kadar.
Bir hafta sonra Adana’ya döndüm. Elimde, yine üç poşet – ama bu sefer içinde biraz birikmiş para, iki kitap ve çok daha kırık bir Zeynep vardı. Annem beni gördü, üstüme atlayıp sarılmak ister gibi oldu ama durdu. Babam ise odasından hiçbir şey demeden baktı. O an anladım ki, affetmek istiyorlar ama bunu dile getiremiyorlar. Küçük kız kardeşim bana sarıldı, “Abla, sensiz olmuyor” dediğinde, geçmişin tüm kırgınlıkları kafamda uçuştu. Yeniden bir sofrada oturmak zordu ama o gece, aile olmak için önce onurlu bir kadın olmanın gerektiğini daha iyi anladım.
Kafede çalışmaya devam ettim, akşamları ise açık öğretimden derslerime tekrar başladım. Melis’le her hafta telefonda konuşup birbirimize umut verdik. Kendi paramla, kendi emeğimle yaşamak, belki de kaybettiklerimden daha değerli hale geldi. Ama hiçbir zaman “Benden vazgeçin,” demedim. Her sabah güne başlarken, “Bu şehirde bir Zeynep var; ne olursa olsun kimse benden onurumu alamaz,” dedim.
Şimdi sizlere soruyorum: Ailenizin arkanızda olmadığını hissettiğinizde, siz ne yapardınız? Peki, affetmek mi kolay, unutmak mı? Bu şehirde hangi kadın yalnız kaldığını hissetmedi ki?