Babamı Bırakmayın: Kaybolan Umutlar ve Affetmenin Peşinde
Kapıyı çaldığımda elim titriyordu. Yıllardır görmediğim babamın evinin önünde, Ankara’nın soğuk bir sabahında, içimdeki fırtınayla baş başaydım. Kapı aralandı, karşıma çıkan yüz bana hem yabancı hem de tanıdıktı. Babam, gözlerinde yorgunluk ve şaşkınlıkla, “Emir? Sen misin oğlum?” dedi. Sesindeki titrek umut, içimdeki buzları eritmeye yetmedi. “Konuşmamız lazım baba,” dedim, sesim çatallandı. İçeri girdim; evde ağır bir yalnızlık kokusu vardı. Annem yıllar önce vefat etmişti, ablam ise Almanya’da yaşıyordu. Babamla aramızdaki mesafe, sadece kilometrelerle değil, yılların biriktirdiği kırgınlıklarla da ölçülüyordu.
Küçükken babamı kahramanım sanırdım. Ama lise yıllarımda işsiz kalınca değişti her şey. Annemle sürekli kavga ederlerdi. Bir gece, annemin gözyaşları içinde “Babanı anlamaya çalış Emir,” dediğini hatırlıyorum. Ama ben anlamak istemedim. O gece babam evi terk etti. O günden sonra ona karşı içimde bir öfke büyüdü. Üniversiteyi kazandığımda, babamdan gelen tebrik mesajını bile yanıtsız bıraktım. Düğünüme davet etmedim. Herkes “Baban nerede?” diye sorduğunda, “Yurt dışında” deyip geçiştiriyordum.
Şimdi ise karşısındaydım. Babam bana çay koyarken elleri titriyordu. “Nasılsın?” diye sordu sessizce. “İyi değilim baba,” dedim. “Seninle konuşmam gereken çok şey var.” O an gözlerimin dolduğunu hissettim ama ağlamamaya direndim.
“Biliyorum oğlum,” dedi babam, “Sana çok şey borçluyum.”
Bir an sustuk. Saatin tik takları odada yankılandı. Sonra birden patladım:
“Beni neden bıraktın baba? Annemi neden ağlattın? Biz seninle gurur duymak isterken, neden hep senden utanmak zorunda kaldık?”
Babam başını eğdi. “Haklısın Emir,” dedi kısık sesle. “Ama o zamanlar kendimi kaybetmiştim. İşsizdim, çaresizdim… Annenle kavga ettikçe kendime daha da yabancılaştım. Sizi koruyamadım.”
İçimdeki öfke bir anlığına yerini acımaya bıraktı. Babam yaşlanmıştı; saçları bembeyaz, elleri buruş buruştu. O an fark ettim ki, yıllar boyunca sadece kendi acımı düşünmüşüm. Onun da acısını hiç merak etmemiştim.
“Biliyor musun baba,” dedim, “Sana kızgın olmaktan yoruldum.”
Babam gözlerime baktı, gözleri doldu. “Ben de kendime kızmaktan yoruldum oğlum,” dedi.
O sırada telefonum çaldı; eşim Zeynep arıyordu. Açmadım. Bu anı bölmek istemedim.
“Emir,” dedi babam, “Hayatımda ilk defa bu kadar yalnız hissediyorum. Komşular bile selam vermiyor artık. Ablan arada sırada para gönderiyor ama onun da hayatı zor.”
Birden içimde bir suçluluk dalgası yükseldi. Yıllarca babamdan kaçmıştım ama şimdi onun yaşadığı yalnızlığı görünce kendimi affedemedim.
“Baba… Belki de birbirimizi affetmemiz lazım,” dedim.
Babam başını salladı. “Keşke annen yaşasaydı da görseydi bu günü,” dedi hüzünle.
O an annemin mezarını ziyaret etmediğimi hatırladım; içimi bir utanç kapladı.
Birlikte eski fotoğraflara baktık; çocukluğumdan kalma bir fotoğrafı elime aldım. Babam beni sırtında taşıyordu; ikimiz de gülüyorduk.
“Bak,” dedi babam, “O zamanlar mutluyduk.”
“Evet baba… Ama sonra her şey değişti.”
Bir süre sessizce oturduk. Sonra babam mutfağa gidip iki tabak menemen yaptı; sofraya oturduk.
“Hayat bazen insanı hiç beklemediği yerlere sürüklüyor Emir,” dedi babam. “Ama insan ailesinden vazgeçmemeli.”
Bir an düşündüm; kendi oğlum Kerem’in bana küs olduğunu hayal ettim ve içim ürperdi.
“Baba… Belki de yeniden başlamalıyız,” dedim.
Babam gülümsedi; gözlerinde umut ışığı belirdi.
O gün babamla saatlerce konuştuk; geçmişi didik didik ettik, birbirimize kızdık, ağladık ama sonunda sarıldık.
Eve dönerken Ankara’nın gri sokaklarında yürürken düşündüm: Affetmek kolay mıydı? Yılların yükünü bir günde atmak mümkün müydü? Ama en azından denemeye değerdi.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç affetmekte zorlandınız mı? Ailenizle aranızdaki duvarları yıkmak için ilk adımı atabildiniz mi?