Aşkın Ağır Yükü: Annemin Ellerindeki Yara İzleri
Yine kapı çalıyor. Gece üçü geçmiş, mahalle çoktan sessizliğe gömülmüş. Kalbim burnumda atıyor; biliyorum, yine Cem’dir bu saatte arayan. Ayaklarımın ucunda koridora süzülüp kapının deliğinden bakıyorum. Evet, oğlum; üstü başı dağılmış, gözleri kan çanağı gibi. İçimde, anneliğin dayanılmaz yürekliliğiyle karışık bir öfke yükseliyor. “Aç artık şu kapıyı, anne! Donuyorum burada!” diyor, sesi titrek. Kilidi çeviriyorum, Cem içeri dalıyor.
Henüz yirmi sekiz yaşında. Liseyi bitirdi, üniversiteyi başaramadı; askere gitti, geri döndü. Birkaç işe girdi, birkaç hafta bile sürmedi. Sonra bir baktık, evde vakit geçirmek, uykusundan kendi kendine silkinememek adeta yeni mesleği oldu. Babası ona en baştan çok sertti: “Bak Cem, sana iş bakmaktan bıktım. Ya adam gibi çalışırsın ya da kendi yolunu çizersin,” demişti günün birinde. Ben ise her krizden sonra oğlumu kollarıma alıp, belki biraz sıcak çorba, belki içli köfte yaparak avutmaya çalıştım. Hangi anne bunu yapmaz ki? Hangimiz, yavrumuzun düştüğü yerde ona el uzatmaktan geri durabiliriz?
Ama zaman geçti. Cem’in ümitsizliği, evin havasına sinmeye başladı. Bir gün mutfakta bulaşık yıkarken ağladı. “Anne, ben hiçbir şeye yaramıyorum. Babam bana bakarken bile nefret dolu,” dedi. İçi boşalmış bir adam gibi; gözleriyle masanın ucuna dalıp gidiyor, elleri cebinde sürekli anahtarlarını çeviriyordu. İçim acıdı. O gün işte, ona tekrar, “Her şey düzelir oğlum, sen yeter ki iste,” dedim. Ancak fark ettim ki, her damla teselli biraz daha bağımlı kılıyordu onu bana. Sanki hiçbir şeyi kendi başına yapamazdı artık.
Bir sabah, küçük bir aile toplantısı yaptık. Babası, Cem’e dönüp “Yeter artık Gülten, şımartıyorsun! Bu çocuk büyümüyor,” diye haykırdı. Ben gözlerimi kaçırdım. Ailede herkes sanki bana bakıyordu. Kızım Selin, sofrada sessizce çayını karıştırıyor, bana hep o kırgın bakışıyla bakıyordu. “Anne, abimi daha ne kadar bu şekilde tutacaksın? Bizim de hayatımız var,” dedi usulca. Beni ilk defa bu kadar yorgun hissettirdiler. O güne kadar, fedakârlık sandığım şeyin, belki de Cem’i hayata bağlayacak köprüleri yıktığını ilk defa düşündüm.
Bir gece, Cem eve geç geldi. Saçları terden yapışmış, nefes nefese, gözleri ürkmüş. “Bir iş buldum, anne! İnşaatta çalışacağım. Çok yorulurum diye korkuyorum ama başka çarem yok.” Yorgun kollarımla sarıldım ona. “Bak oğlum, ben hep yanındayım. Ama bu hayat senin.” Cem gözlerimin içine baktı. “Ya başaramazsam anne? Ya yine rezil olursam?”
Tam o an, onun yorgun omuzlarında bir annenin bütün yükünü, biraz da kendi suçluluğumu gördüm. Eşimle odada sabaha kadar tartıştık. “Sen bu çocuğun iyiliğine engel oluyorsun!” dedi bana bağırarak. “Ben onun iyiliğini isterken kötü mü oldum, Suat?” dedim hıçkırarak. Yıllarca birbirimize sesimizi yükseltmemiştik; ilk defa o gece, kendi evimde yabancı bir kadın gibi hissettim kendimi.
İşin aslı, Cem’in tembelliğinin, kaygılarının, içsel boşluğunun kaynağı belki de benim. Kendi annemden gördüğüm gibi, her şeyi onun yerine ben düşünürsem, her düştüğünde kaldırırsam, nasıl kendi ayakları üzerinde duracaktı? Ama onsuz, gözümden bile sakındığım oğlumu hayat mı koruyacaktı? Bu ülkenin acımasız iş piyasasında, cepte parası olmayan, psikolojik olarak yıpranmış, azıcık da duygusal bir genç olarak ne yapabilirdi ki?
Cem’in çalıştığı ilk gün ben camın kenarında dua ettim onun için. Akşam eve yorgun döndü. Elinde taze alınmış ekmek vardı, bir de ellerinde kabarcıklar. O elleri görüp gözyaşlarımı tutamadım. “Bak anne, ben de ailene katkı sağlayabilen biriyim artık,” dedi utana sıkıla. Nedense, içimde hem büyük bir sevinç hem ağır bir hüzün vardı. Yılların alışkanlığıyla hemen ona sıcak yemek hazırlamak, yorgunluğunu almak istedim. Ama sonra, elim havada kaldı. Acaba onu rahatlatmaya çalışarak büyümesine engel mi oluyorum?
Kısa süre sonra Cem işten ayrıldı. “Dayanamadım anne. Ellerim su topladı. Ustasından azar işittim. Ben yine başaramadım.” Üzgün bir çocuk gibi içeri çöktü. O an ona sarılmak, “Her şey geçer oğlum” demek istedim. Ama sustum. Belki ilk defa. Ona sadece masanın ucunda yer gösterdim, birlikte sessizce oturduk.
Bir süre sonra, babası Cem’in odasına gelmedi bile. Kızım ise şehir dışına atanmıştı, aramız iyice açıldı. O akşam mutfakta Cem’e dedim ki: “Bak, oğlum. İnsan her düştüğünde annesinin eteğine sarılınca büyüyemez. Kendin için, kendi ayakların üzerinde durmayı öğrenmelisin, yoksa bu kısır döngü sürer gider.” O, dikkatlice yüzüme baktı. Belki ilk defa onu gerçekten zorladım, belki ilk defa annesi olmaktan çok bir rehber gibi konuştum.
Hafta sonu evde büyük bir tartışma patlak verdi. Babası sinirle bağırıyordu: “Benim oğlum el bebek büyütülmekten bıktı! Sen elin çocuğuna böyle davranmazsın, Cem’i yıllarca bu hale sen getirdin!” Ben ise bağrıma taş basıp sustum. Kendi kendime, bu suçluluk duygusunu niye taşıyorum diye düşündüm. Cem odasında, içeriye kapanmış, kapısının altından bana bir not uzatmış: “Anne, yalnızım ve ne yapacağımı bilmiyorum.”
Koca şehirde, yapayalnız bir oğlan, kendi annesiyle arasına mesafe koymaya çalışan bir genç adam. Ben ne zaman ona mutluluğu ve güveni verirken aslında kendi gölgemi üzerinde bıraktım? Belki de annemin bana söylediği o son cümledeki gibi: “Çocuklar annesinin yanı başında büyümez, gölgesinin dışında serpilir.”
Bugün yine günlerden bir gün, Cem’in çalışma hayatında tutunamamasını, evdeki kavgalarda kızıma, kocama, hatta kapı komşuma karşı takındığım savunmacı tutumumu ve sonunda yorgun ruhumu düşünüyorum. Kendi kendime, evin salonunda gözlerimi cama dikip soruyorum: “Benim sevgim oğlumun hayatına tutunmasına yardımcı mı oldu, yoksa köstek mi oldum?”
Yine de, bir anne yüreğine sığan sevgiyle geceyi bekliyorum. Belki yarın yeni bir umut, belki oğlumun kendi ayakları üzerinde çıkardığı ilk sesi duyarım. Ama içimde bir soru kıpır kıpır: “Acaba Cem’in daha özgür olması için, ben de anneliğimin sınırlarını öğrenmeli miyim?” Sahi, siz olsanız ne yapardınız?