Bir Yabancı İçin Balo Elbisemi Verdikten Sonra Olanlar — Okulun Tamamı Şok Oldu
—“Senin annen hâlâ çalışıyor mu markette?” diye kısık sesle sordu Melis. Dalga geçip geçmediğini artık kavrayamıyordum. Okul koridorlarının biteviye gürültüsünde bile onun sesi içime dokunacak kadar nettir her zaman. Başımı hafifçe eğerken, ‘evet,’ dedim usulca. O anı, mezuniyet balosu için alınacak elbiseleri konuşurlarken yakaladılar beni çizgili, bol ve annemin bana büyük geldiği için daralttığı bordo kazakla. Sıra bana geldiğinde Melis’in gözlerinde alaycı bir merak gördüm: “Sen de mi elbisen hazır yoksa?”
İçimden, “Hayır Melis, hazır değil. Ama annemle geçen sene kasadan artan paralarla kenara koyduklarımızla şu dikiş makinesinde bir şeyler yapacağız,” demek geçti; ama yine sadece gülümsedim. Çünkü hayal kurmak, bizim evde kısa sürer. Babam, inşaattan düşüp elimizde kalan borçları ve annemin sonsuz ayaküstü çalışmasını bırakalıdan beri gerçekler ve hayaller arasında incecik bir ipte yürüyorum. Yine de annemle birbirimize terzide tasarladığımız elbiseyi hayal etmiştik. Beş yıl önce Gülten abladan kalan mor saten kumaş, eski bir broş ve dikiş makinesinin başında geçen soğuk, kasvetli ocak akşamları—hayatımda ilk defa bir şey sadece “benim” olacaktı.
Derken, baloya bir hafta kala, bizim mahalleden sınıfa bu yıl sonradan katılan bir kız daha girdi: Zeynep. Sessiz, sıska ve ürkek bakışlıydı. Hiçbir gruba karışmaz, ara sıra pantolonlarının dizindeki yamayı düzeltirdi. Öğlen teneffüsünde kantinin önünde poğaça sırasının en sonunda dururken, öğretmen onu azarlayınca ağlarken gördüm. Yanına koştum; dokunmaya bile çekinerek, “Ne oldu?” diye sordum.
Kısık, kısık, hıçkırıklarla anlattı: Babası şehir dışında, uzakta kamyon şoförüymüş; annesi iş bulamamış. Para gecikmiş, okula öğle yemeği parası ayırmamışlar. Ve balo… Elbet balo. “Hiç gitmeyeceğim,” dedi. “Zaten elbisem yok. Kiralayacak paramız da yok.” Karşıdan Melis ve kız grubu geçerken başını iyice önüne eğdi. O an gözümün önünden ne annemin bana biriktirdiği balo paraları, ne de dikiş makinasında kof kof ilerleyen iğnenin vızıltısı geçti. Zeynep’in utançla eğilmiş başı, o çocuk bakışlardaki yalnızlık avcumun içine sızdı.
Akşam eve gittim. Anneme, Zeynep’i anlattım. “Anne,” dedim, “ya elbisemi ona versem?” Annemin kaşları çatıldı; “Senin de ilk balon, Elif’im… Hem, belki bir daha kısmet olmaz. Kızım, gerçekten istiyor musun?” O an kaldığım boşlukta, içimden geçen vicdan fırtınasında boğuldum. “Anne,” dedim, “belki onun hiç balosu olmayacak. Bense annemleyken, her şeye rağmen kendimi ‘özel’ hissettim. Bunu ona da yaşatalım.”
Ertesi gün, sarıp sarmaladık mor saten elbiseyi, yanına eski broşumu koydum. Okulun arka bahçesinde Zeynep’i bulup, cebine koyacağım utangaçlığımla “Bunu giyebilir misin?” diye fısıldadım. Ağladı, yan yana oturduk. “Neden?” diyebildi. “Çünkü bence herkes bir kez de olsa masal yaşamalı.”
Balo gecesi geldi çattı. Normalde, boyalı saçları, kırmızı ojesiyle Melis ve arkadaşları ışıl ışıl gezerken, ben annemle pencere kenarında oturup çay içtim. İçimde buruk bir boşluk, ama huzurla doluydum. Ta ki bir saat sonra telefona üst üste gelen mesajlara kadar…
“ELİF NEREDE?”
Sınıf grubuna okuldan fotoğraflar düşmeye başlamıştı. Zeynep, balonun ortasında mor elbiseyle dönüyor, insanlar alkışlıyordu. Melis dahi “Bu yılın hikayesi!” diye yazmıştı. Sonra mesaj geldi: “Zeynep seni çağırıyor. Okula gel.”
Annemle koşarak gittik okula. Balo salonunun kapısından içeri adım atarken, gördüklerim inanılmazdı: Okul müdürü, öğretmenler ve tüm arkadaşlarım bir çember olmuştu. Zeynep, elbisenin içinde bana doğru döndü. Mikrofonu eline alıp titreyen sesiyle başladı: “Ben kolay kolay konuşamam… Annem gibi utangacım. Ama Elif hayatım boyunca görmediğim bir iyiliği gösterdi bana. O yüzden bu gece, hepimiz Elif’in bir parçası olduk. Artık hepimizin masalı var.”
İşte o anda Melis, yavaşça yanıma sokulup kulağıma, “Bazen, başkalarının kalbinde giyecek yer açınca insan, asıl kendi hayatında iz bırakıyor,” dedi. Ben ise ağlamamak için dudağımı ısırdım. Çünkü o gece, herkes cep telefonlarını bir kenara bırakıp dans etmeye, gerçekten birbirinin gözünün içine bakmaya başladı. Hayat çok hızlı değişmiyordu elbette. Ertesi gün yine okumayı bitirip markette kasaya geçtim. Annemle bir bardak çayla soğuyan balo hikâyemizi konuşurken, “Elif,” dedi, “bazı iyilikler sonsuza kadar sürer.”
Belki gerçek masallar asla elbiselere sığmaz. Ve belki de, başkasının hayalini giydiğinde asıl büyüyen insan kendi yüreğidir. Ben böyle öğrendim. Siz hiç başkasının mutluluğu için kendi hayalinizden vazgeçtiniz mi? Ya da birinin hayatına dokunmak, gerçekten kendi hayatınızı değiştirebilir mi?