Bir Dilimin Ardındaki Hayat

“Senin yüzünden her şey bu hale geldi, Burak!” diye bağırdı annem, elleri titreyerek vazoyu masanın ucundan aldı. Gözleri dolmuş, yanaklarına inen birkaç damla yaş bile onu yumuşatmaya yetmemişti. Ben hâlâ şaşkın bir şekilde kapının önünde duruyordum. O ana kadar içimde bastırdığım her şey, kelimelere dökülerek annemin karşısında açığa çıkmıştı. “Ben mi suçluyum? Onca yıl gizlediklerin, sırtıma yük ettiklerin yetmedi mi anne? Sırf başkalarının lafına bakıyorsun! Ben de insanım!”

Sesimiz apartmanın tam ortasına yayıldı. Arada babamın adı geçti, arada dedemin eski kahvehanelerde konuşulan dedikoduları… Bizim mahalledeydi bunlar, İstanbul’un yokuşlu semtlerinden birinde, herkesin birbirini göz ucuyla süzdüğü, kapı önü dedikodularının bitmediği, ailelerin küçük dünyalarında kocaman sırlar sakladığı bir mahallede. Hani çamaşırlar asılırken komşuların fısıldaştığı, ama kimsenin açık açık konuşmaya cesaret edemediği meseleler vardır ya—işte bizim hikâyemiz tam da öyle.

Evimizin içinde duvarlar bana yük gibi gelmeye başladı o gece. Çocukluğumdan beri hissettiğim yabancılığı, kimliğimin ince çatlaklardan sızan parçalarını o an net olarak gördüm. Annemle yıllardır süren asırlık savaş o gece patladı: Babamın aylarca eve uğramamasının, ablamın sessizliğinin, annemin her telefonda yüzünün asılmasının sebebi benmişim gibi bir karar çıktı masaya. “Keşke…” demek istedi, cümleyi tamamlamasın diye bağırdım: “Keşke ne anne? Beni hiç doğurmasaydın mı, öyle mi?”

Bir sessizlik… Sonra pencereden gelen korna sesi, annemin gözlerini kaçırmasına sebep oldu. Benim yaşım yirmi üç, üniversiteyi zor bitirmişim, şimdi bir kafede garsonluk yaparak katkı sağlamaya çalışıyorum. Babam Büyükçekmece’de bir inşaatta küçük bir işi varmış, yılda iki defa zor gelir. Ablam Çiğdem, benden iki yaş büyük, şehrin öte ucunda özel bir şirkette çalışıyor, ama eve adım attığı yok. Annem ise, tüm hayatı bizim üzerine kurmuş, başkalarının lafından korkmuş, kendi hayatını hiç yaşamamış bir kadın. O yüzden her sözü, bana bir hançer gibi batıyor. Hangi özrü dile getirsem yetmiyor, hangi kelimeyi seçsem annemin içini rahatlatmıyor.

Ben sabaha kadar gözümü kırpmadım. Salonda annemin yüzü asık, bir köşede battaniye içinde oturmuş, ara ara bana baktı, ama hiç konuşmadı. Odama çekildim, küçüklüğümden kalma futbol topuna gözüm takıldı. “Yeter!” dedim içimden. Hep başkalarının beklentileriyle yaşadım; komşular, akrabalar, mahalledeki Hasan Emmi’nin oğlu Kerem’in başarıları, hepsi benim gölgeme basan hayaletlerdi. O an karar verdim: Ne olursa olsun, annemle konuşacaktım. Ama önce bazı gerçekleri öğrenmem gerekiyordu.

Ertesi sabah işe giderken mahallede bakkal Hakkı amcayı gördüm. Yıllardır yüzüme hep sıcak ve babacan davranırdı. O gün dükkanında beni çaya çağırdı. “Burak, annenin yüzü solgun, evde bir sıkıntı var, anladık. Oğlum, insan hep susarsa boğulur, anlat bana.” Bu laf bana sürpriz oldu. Hakkı amca eski bir dosttu, ama bu kadar yakından ilgileneceğini beklememiştim.

Dayanamadım, içimi döktüm. “Neden her şeyin suçlusu ben oluyorum amca? Neden bizi bırakıp giden babama kimse bir şey demiyor, fakat ben iki hafta işsiz kalsam tansiyonlar yükseliyor? Neden?” Hakkı amca başını sallayarak derin bir iç çekti, “Evlat, bazen kadınlar o kadar çok korkarlar ki, kendi gölgelerinden bile… Sen anneni kırmak istemiyorsun, ama bazen bu hayat bize kabuğumuzdan başka bir şey bırakmıyor.”

O konuşmadan sonra annemle yüzleşmeye hazırladım kendimi. Eve döndüğümde kapı aralıktı; annem mutfakta, başı önünde çay dolduruyordu. “Anne, konuşmamız lazım.” İlk kez sesim titremedi. O da durdu ve karşıma geçti. Göz göze geldik. “Bak anne, yıllardır sakladığın şeyler var. Ben hissediyorum. Babam neden bizi bırakıp gitti? Sen neden ablamla arana duvar ördün? Ben neden hep kendimi eksik hissettim?”

Annem bir süre sustu, sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. “Ben hata yaptım Burak. Yanlış bir adamı sevdim, babanı. Hep bana ‘Benimle gel’ dediğinde, ona inanıp her şeyimi geride bıraktım. Ama o bir gün dönmedi. Sonra da geldi, ‘Bir oğlum olsun’ dedi. İkinize de sahip çıkacağım sandım. Ama olmadı. Çiğdem babasına küstü, ben yalnız kaldım. Sadece senin başarılı olman için dua ettim. Bütün acımın bedelini sana yüklemişim, farkındayım.”

O an annemi ilk defa bu kadar aciz gördüm. Yıllarca korkan, güçlü gözükmeye çalışan, ama aslında kalbi çürüyen bir kadında… Sarıldık. Ama içimde bir öfke vardı hâlâ. Neden ben eksik bir ailede, such bir mahallede, başkalarının gözüne bakarak büyümek zorunda kaldım? Benim de hayallerim vardı. Kalbimden şu kelimeler döküldü: “Anne, artık benim hayatımı ben seçmek istiyorum. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilmiyorum ama artık insanların lafları değil, kendi sesim önemli bana.”

O günden sonra annemle aramızda soğuk ama sessiz bir barış oluştu. Babam hâlâ aramıyor, ablam hâlâ eve uğramıyor. Mahallede herkes hâlâ konuşuyor ve ben hâlâ her gün bakkal Hakkı amcadan ekmek alırken gözlerimi kaçırıyorum. Ama bir şey değişti içimde; artık korkmuyorum. Kendi hayatımın, kendi hikayemin kahramanı olabilirim belki de. Belki de yaşadıklarımı başka insanlarla paylaşınca, yalnız olmadığımı anlayacağım. O gece anneme sarılırken kendime sordum: “Acaba kaçımız sırf başkalarının lafı için, asla kendi hayatımızı yaşayamadan yaşlanıyoruz?” Siz hiç, kendi sesinizi duymak için her şeyinizi geride bırakmayı göze aldınız mı?