Bir Yılbaşı Gecesi: Kayınvalideme ‘Hayır’ Diyebildiğim An
“Sofraya çabuk gelin, yılbaşı pilavı soğumasın!” diye bağırdı kayınvalidem Ayten Hanım mutfağın kapısından. Elimde tabaklarla camdan hafifçe sızan karı seyretmeye çalışırken, içimden geçen fırtına yüzümdeki gülümsemeyi maskeliyordu. O akşam, mutfağın köşesine saklanmış gibi hissettim yine: Ellerimi ovuştururken kendi evimin yabancısı olmanın acısı, tam da bu sofrada, her yıl çoğalıyordu.
Bir kez daha yılbaşını kayınvalidemlerde kutlamamız istenmişti. Bu gelenekti, Ayten Hanım’ın nefesiyle yoğrulmuş, yılların yüküyle ağırlaşmış bir zorunluluk… Kocam Gökhan’a sene başı yaklaştıkça üstü kapalı bakışlar atıyordum; “Bu sene kendi evimizde kutlasak?” dememe fırsat olmadan Gökhan konuyu değiştirmeyi alışkanlık haline getirmişti. O ise annesinin huzursuzluğundan kaçıyor, beni o ocakta eriyen tereyağı gibi görüşlerimle birlikte eritip sofranın ağırlığına bırakıyordu.
Masanın başında Ayten Hanım her zamanki gibi başını kaldırmadan beni izliyordu. Eline aldığında kırılan fincanları, düzgünce katlanmamış peçeteleri, benim usulca yaptığım domates salatasındaki limon oranını… Bugün Ayten Hanım’a ‘katkısız yardımcı gelin’ olmam gerekiyordu. Kendimi bildim bileli, onların evinde hiç kendim gibi olamadım. Sanki bana biçilen bir kostümle, hareketlerimi ölçüp biçerek ortama uymaya çalışıyordum.
– Ela, çatal-bıçak setini düzgünce diz, lütfen. Geçen sene yanlış yapmıştın, misafirlerin önünde mahcup olduk, dedi Ayten Hanım aceleyle.
Sustum. Çünkü herkes bana o an bakıyordu. Bize sonradan gelen, ‘şehirli gelin’ gözüyle bakılan ben yine toplu bakışların ortasında, ellerim titreyerek çatalları sıralarken geçmişin ağırlığı bir anda omzumdan kaydı. İçimde bir şey bu sefer isyan ediyordu. Neden kendi hayatımda, kendi seçimlerimi açığa vurmaya hakkım olmasın ki?
Gökhan ile evlendiğimde, “Kendi evimizde her şeye birlikte karar vereceğiz,” diye söz vermişti. Ama evliliğimizin ilk altı ayı bitmemişti ki, hayatım, Ayten Hanım’ın davetlerine, kahvaltı sofralarına, ‘gelenek böyle ister’ diye başlayan cümlelerine göre şekillendi. Her bayram, her yılbaşı ya kayınvalidemlerde ya da onların izniyle bir yerde kutlanır, biz ise kendi evimizde baş başa kalmayı bile hayal edemezdik.
O akşam, sofranın muhabbetinden uzak bir kemik gibi kenarda oturdum. Bahar abla (kocasının kızkardeşi) o yıl da yurtdışından gelememiş, telefonu hoparlöre koymuşlardı; herkes onunla sırayla konuşurken ben sadece tabağımda kalan zeytinyağlı sarmalara odaklandım. Ve asıl mesele sofra değil, benim hayatımdı. “Ne zaman birinin gelini olmaktan çıkıp, kendim olabileceğim?” diye kendi içimde yankılandı sorum.
Gökhan’ın babası Mustafa Bey küçük bir espri patlattığında, herkes gülmeye başlamıştı. O kahkahalara tebessümle eşlik ettim; samimi değildi, hissediyordum. Ayten Hanım göz ucuyla bana baktı: “Ela, tatlıyı şimdi mi getirsek, yoksa çayla mı servis edeceksin?”
Ne kadar basit bir soru gibi görünse de, o an omuzlarımda yılların baskısı, içimde çıkan isyanla büyüdü. Olduğum yerde doğruldum. Bakışlar bir an üzerime döndü. Ellerimle mendilimi sıktım…
– Ayten Hanım, bu tatlıyı yemekten hemen sonra servis etmek istemiyorum. Herkes biraz sohbet etsin istiyorum. Ben de bu kez arzu ettiğim gibi davranmak istiyorum, dedim oldukça kısık ama kararlı bir sesle.
Bir anda yemek salonuna bir sessizlik yayıldı. Gökhan başını kaldırdı, Mustafa Bey’in kaşı havada kaldı, yeğenleri kaş çatıp birbirine baktı; Ayten Hanım ise ne diyeceğini bilemeden hafifçe çöktü sandalyeye.
– Yani, ben sana sormadan iş mi yapıyorum? Sen kaç yıllık gelin oldun, hala evin düzenini anlamadın mı? Bu kadar basit mi? diye çıkıştı bana neye uğradığını şaşırmış gibi.
Gözlerim doldu ama yutkundum. Daha önce hep kaçtığım, başıma gelmesinden korktuğum o tartışma anı yaşanıyordu ve ben ilk defa kaçarak değil, kalarak çözüm bulmak istiyordum.
– Ben hep başkalarının arzusuna göre davrandım. Bir akşam da ben kendi istediğim gibi hareket etmek istiyorum. Sadece bu kadar, dedim tekrar. Ellerim titriyordu ama sesim netti.
Gökhan bir an cılızca araya girmeye yeltendi, ama Ayten Hanım’ın öfkesinden çekindi. Mustafa Bey yavaşça bardağındaki suya uzandı, Bahar ablayla hoparlörden gelen “Ela, iyi misin?” diyen ses soğuk ortamı biraz yumuşattı; ama krizin odağı ben ve kayınvalidemdi.
Ayten Hanım’dan yükselen öfkeyle birlikte, geçmişten getirdiği tüm haksızlıkların boşalmasını bekliyordum. Ama bir şey değişti. O an Ayten Hanım’ın gözlerinde ilk defa gerçek bir şaşkınlık gördüm. Birkaç saniye süren sessizliğin ardından biraz yumuşadı:
– Peki, sen nasıl istersen Ela, dedi. Sesi yorgun, umutsuzdu. Sanki yıllar sonra biri ona da sınır çizmişti ve kendisi de şaşkındı.
Sofrada havada asılı kalan gerginlik dağıldığında Mustafa Bey usulca omzuma dokundu, “Herkesin kendine göre doğrusu vardır evladım, bazen farklılık da sofraya iyi gelir,” dedi. O anın ağırlığı dalga dalga hafifledi. Çayları ben hazırladım, tatlıyı bir süre beklettik; Gökhan oturduğum sandalyeye yaklaşıp elimi tuttu. Göz göze geldiğimizde, yıllardır susturulduğum o iç ses sanki beni tekrar bulmuştu.
Yılbaşı gecesi için başta “rezalet çıktı, huzur kaçtı,” diye düşünenler çok oldu. Ama o gece hanedeki herkes bir şey öğrendi. Gökhan bana yaklaşırken, Bahar abla telefonda “Ela, iyi ki sınırını koydun, bazen kabullenmemek gerekir!” dedi. Sofranın ortasına yığılan sessizlikten ince bir iletişim ağı kuruldu, ilk kez aile kalıplarının dışında, gerçek insanlarla yüz yüze geldik. Ayten Hanım’ın çıkışlarından, kendi yalnızlığından, ailedeki duvarların örülme sebebinden konuştuk. Sonra anladım ki, bazen yılların alışkanlığı kolayca çözülmüyor; cesaret lazım, kimseye saldırmadan, “ben buyum” diyebilmek lazım.
O akşamdan sonra Ayten Hanım birkaç gün bana soğuk davrandı. Ama her geçen hafta aramızdaki kadim mücadelede yeni bir yol açıldı. Eskisi gibi her konuda tartışmak yerine, bazen sınırlarımı belirgin koyup kararlı davranarak hem kendimi hem onu küçümsemeden ilerlemeyi başardım. Gökhan’ın da annesiyle ilişkisinde ihtiyacı olan dengeyi bulmasına yardım ettim.
Yıllarca aile içinde huzur olsun diye kendi isteklerimi bastırdım; geçtiğimiz yılın o yılbaşı gecesi, “hayır” diyebilecek cesarete ulaştığım anda, evimizde kapı aralandı. Şimdi bu masalın sonunda geriye bakınca, merak ediyorum: Başkalarının isteklerine kendimizi feda ederek mi iyi gelin ya da iyi insan oluruz, yoksa kendi varlığımızı savunduğumuzda mı aile oluruz? Sizce doğru nerede başlar, nerede biter?