Oğlumun Sesi Duymadığı O Gece: Bir Annenin Sessiz Çığlığı
“Anne, niye anlamıyorsun beni?” Barış’ın sesi, İstanbul’un geceye bürünen sokaklarından daha soğuktu o akşam. Mutfak masasında, pilavdan yükselen buhar bile aramızdaki gerilimi çözemiyordu. Sofranın etrafında dizilmiş dört sandalyeden, yalnızca ikisi doluydu: Ben ve Barış.
Kocam Ferhat sabahın erken saatlerinde işe gitmiş, küçük kızımız Elif ise misafirliğe halasına gitmişti. Barış ve ben baş başa kalınca ona günlerdir içimde biriktirdiğim dertleri anlatmaya çalıştım. Bir anne olarak, oğlumun duyarsızlığı karşısında kendimi çaresiz hissediyordum. Barış ise on yedi yaşının verdiği öfke ve bağımsızlık arzusuyla bana meydan okuyordu. Telefonu elinden bırakmıyor, bana bakarken bile gözleri ekranda kalıyordu.
Bir an sustum, içimi çeken derin bir nefesle dolup boşalttım. Dışarıda ince bir yağmur başlamıştı. Sesim titredi: “Barış, oğlum, ben sadece senin iyiliğini istiyorum.”
Gözlerini telefonu üzerinden kaldırmadan, “Hep aynı şeyleri söylüyorsun, anne,” dedi, alaycı bir tavırla. “Kendi hayatımı yaşama hakkım yok mu? Her şeye karışmak zorunda mısın?”
Bir an boyunca hissettiğim kırgınlık gözlerimden taştı, başımı ellerimin arasına aldım. Yüreğimde bir ağırlık, sanki bir çuval taş taşımışım gibi. Barış, masadan kalktı, sertçe sandalyesini itti. Ardından çıktığında, mutfağın sessizliği beni boğdu.
Çocukluğunu hatırladım. O minicik elleriyle bana sarılışını, parka birlikte gidişlerimizi… Ne zaman büyüdü de bana bu kadar uzaklaştı? Ne zaman aramızdaki ipler kopmaya başladı? Yıllar bir pamuk ipliği kadar narinmiş meğer, her an kopmaya hazır bir bağ…
O gece boyunca yatmak için odamda döndüm durdum. Her şeyin başlangıç noktası neresiydi, diye düşündüm. Babasıyla sürekli kavga ettiğimiz, gündelik hayatın koşturmasında ona kulak vermediğimiz anlar mı? Yoksa sosyal medyada kaybolduğu, bizim göremediğimiz hayallere daldığı zamanlar mı?
Sabah olduğunda, yumruğum boğazımda tekrar indi mutfak masasına. Kahvaltı hazırlarken, Barış’ın gelip gelmeyeceğini düşündüm. Saat ilerlerken Barış odasından dışarı çıkmadı. Okula gitmek için uyarınca ise odasına kapanmaya devam etti. Elif ise, girdiği gibi yaşadığı gerginlikle odasına kapandı.
Ferhat eve döndüğünde, içinde sessiz bir öfke gizlenmişti. Yemekte Barış’a bakarak, “Oğlum, annenle niye tartışıyorsun?” dedi. Barış gözlerini kaçırdı. “Karışmasan daha iyi olur,” diye mırıldandı. Ferhat’ın yüzü gerildi, o an anladım ki, bizimkisi bir annenin değil, bir ailenin dramıydı artık.
O akşam, birden sitemler havada uçuşmaya başladı. Barış, “Siz beni anlamıyorsunuz! Herkes kendi hayatına bakıyor, ben kimseye laf etmiyorum!” diyerek odasının kapısını çarptı. Ferhat bana döndü: “Sen de üstüne gitme biraz,” dedi ama sesindeki huzursuzluğu gizleyememişti. Barış’ın ardında bıraktığı sessizlik, sanki evin duvarlarına işlemişti.
O gece, Elif’in odasına uğradım. Uyuyordu. Küçük elleri yastığın üstünde, rüyasında gülümsüyor gibiydi. Onun bu kadar huzurlu olmasıyla, Barış’ın çığlıkları arasında sıkışıp kalan halime üzüldüm. Aslında annelik ne garipmiş… Bir çocuğun yüzündeki gülüşle avunurken, diğerinin acısıyla kahrolmak…
Ertesi gün, Barış’la konuşmaya kararlıydım. Okuldan geldiğinde onu mutfakta bekledim. Elimde onun en sevdiği gözlemeler vardı, hala annesinden bir şeyler bekliyor mu, bilmiyordum. İçeri girdi, başını önüme eğmiş, sessiz ve suskun. “Barış, seninle biraz konuşmak istiyorum,” dedim. Bir sandalyeye oturdu. Uzun bir süre konuşmadık. O sessizliği ben bozdum:
“Seninle tartışmak istemiyorum. Sadece seni anlamaya çalışıyorum. Biliyorum, büyüyorsun ve her şey kolay değil. Ben anneliği ilk kez yaşıyorum, sen de genç olmayı ilk kez yaşıyorsun.”
Gözlerinde bir kırılganlık hissettim, ama konuşmadı. O an anladım ki, ona ulaşmak için önce onu dinlemeliydim. Bir süre sonra,
“Anne, bazen kimse beni anlamıyormuş gibi geliyor. Sadece biraz yalnız kalmak istiyorum,” dedi.
Gözlerim doldu. “Oğlum, ben hep yanında olacağım. Ama bana ihtiyaç duyduğunda, lütfen çekinme. Konuşmak, paylaşmak istersen… Ben buradayım.”
Başını eğdi, ağlayacak gibi oldu, sonra hızla odasına gitti. O gece, yalnızlığın ve büyümenin acısını ilk defa bu kadar net gördüm. Kendi annemi hatırladım. O da ben gençken bana ulaşamazdı… Kuşaklar birbirini anlayamadan büyüdükçe büyüyor muyuz gerçekten? Yoksa hep aynı hikayeyi mi yaşıyoruz başka başka evlerde?
Günler geçti, evimizin üstündeki kara bulutlar dağılmadı. Barış’ın bana karşı tavırları az da olsa yumuşamıştı. Bir akşam oda kapısı tıklatıldı. “Anne, bir şey sorabilir miyim?” dedi. Gözlerim doluydu, o an anladım, ne kadar uzaklaşsa da bir çocuk annesine hep geri dönüyordu.
İç içe geçmiş acılarımızın arasında, ilk defa birbirimizi dinlemeye çalıştık. Ferhat da sofrada daha sessiz, Elif ise her zamanki gibi neşeli… Evimiz, fırtınadan çıkan bir gemi gibi yorgun ama sağlamdı artık. Anneliğin ağırlığıyla baş etmeye çalışırken aslında kendi çocukluğuma, anneme savurduğum haksız sitemlere döndüm.
Barış’a bakarken içimden geçen şu sözleri saklayamadım:
“Bir anne oğlunu gerçekten nasıl anlar? Sessiz çığlıklarını, duyulmayan ihtiyaçlarını duymak mümkün mü? Yoksa bu, nesiller boyu süren bir sınav mı bizim için?”
Siz hiç evladınızın gözlerinde bir başkaldırı, bir yalnızlık hissettiniz mi?
Yorumlarda düşüncelerinizi bekliyorum…