Artık Şikayet Etme, Harekete Geç!
“Yeter artık, Elif! Ağlamayı bırak da bir şeyler yap!” Kapının arkasından yükselen Meryem Teyze’nin sesiyle irkildim. Gözyaşlarım henüz kurumamıştı, pijamamın koluyla aceleyle silmeye çalıştım. Annem mutfakta sessizce çay dolduruyordu, ama onun da gözleri şişmişti. Kapıyı açtığımda, Meryem Teyze elinde poşetle karşımda dikiliyordu. “Yine mi ağlıyorsun kızım? Vallahi duvarlar ince, her şeyi duyuyorum. Ne oldu bu sefer?”
İçeri buyur ettim, ama içimden bir ses, “Keşke kimseyle konuşmasam,” diyordu. Meryem Teyze, mutfağa geçip annemin yanına oturdu. “Kızın yine iş bulamamış galiba, Hatice,” dedi. Annem başını eğdi, bir şey demedi. Ben ise utançla yere bakıyordum. Üniversiteyi bitireli iki yıl olmuştu, ama hâlâ düzgün bir iş bulamamıştım. Her gün yeni bir ilan, yeni bir umut, ama sonuç hep aynı: “Tecrübeniz yok.”
Babamı kaybettiğimizden beri annemle birbirimize tutunarak yaşıyorduk. O, emekli maaşıyla evi döndürmeye çalışıyor, ben ise iş bulup ona destek olmanın hayalini kuruyordum. Ama her geçen gün, umutlarım biraz daha soluyordu. “Kızım, bak, herkesin başına geliyor böyle şeyler,” dedi Meryem Teyze. “Ama ağlamakla bir yere varamazsın. Kalk, bir kahve koy da konuşalım.”
Kahve yaparken, içimdeki öfkeyi bastıramıyordum. “Neden hep ben?” diye düşündüm. “Neden herkes bir yolunu bulurken, ben yerimde sayıyorum?” Annem, “Sabret kızım, Allah büyüktür,” dedi. Ama sabrım tükenmişti. Kahveleri getirdim, masaya oturdum. Meryem Teyze, “Bak Elif, benim oğlum da işsizdi. Ama pes etmedi, ne iş bulduysa yaptı. Sen de öyle yap. Bekleme, harekete geç!” dedi.
O an, içimde bir şeyler kırıldı. “Ama ben okudum, yıllarca çalıştım, neden pazarda limon satayım?” dedim. Meryem Teyze, “Kızım, iş iştir. Yeter ki başını dik tut. Kimse sana altın tepside iş sunmaz,” diye çıkıştı. Annem araya girdi, “Elif, bak, Meryem Teyzen doğru söylüyor. Belki de biraz daha alçakgönüllü olmalısın.”
O gece, yatağımda dönüp durdum. Annemin gözlerindeki çaresizlik, Meryem Teyze’nin sözleri… Hepsi beynimde yankılanıyordu. Sabah olduğunda, kararımı vermiştim. Bugün, ne olursa olsun, bir iş bulacaktım. Giyindim, saçımı topladım, anneme sarıldım. “Hakkını helal et, anne. Bugün pes etmeyeceğim,” dedim. O da gözlerimin içine bakıp, “Seninle gurur duyuyorum,” dedi.
İlk durağım mahalledeki pastane oldu. İçeri girdiğimde, kasada oturan Ayşe Abla bana şaşkınlıkla baktı. “Elif, hayırdır?” dedi. “Ayşe Abla, iş arıyorum. Ne iş olursa yaparım,” dedim. O da, “Kızım, burada bir eleman açığımız var ama maaşı az. Yine de başlamak ister misin?” diye sordu. “Evet,” dedim, “Yeter ki bir yerden başlayayım.”
O gün, ilk defa kendimi işe yarar hissettim. Tezgâhın arkasında poğaça satarken, mahalleliyle sohbet ettim. Herkes şaşkındı, “Sen üniversite mezunusun, burada ne işin var?” diyenler oldu. Ama ben, başımı eğmedim. Akşam eve döndüğümde, annem kapıda beni bekliyordu. “Kızım, bugün çok mutlu görünüyorsun,” dedi. “Evet anne, bugün ilk defa kendim için bir şey yaptım,” dedim.
Ama hayat, her zaman kolay değildi. Pastanede çalışmaya başladıktan bir hafta sonra, eski arkadaşım Zeynep’le karşılaştım. O, büyük bir şirkette çalışıyordu. Beni görünce, “Elif, sen burada mı çalışıyorsun?” dedi, sesi hafif alaycıydı. İçim burkuldu, ama gülümsedim. “Evet, çalışıyorum. Sen nasılsın?” dedim. O da, “İyiyim, işte yoğunuz. Umarım sen de yakında daha iyi bir iş bulursun,” dedi ve gitti. O an, kendimi küçülmüş hissettim. Eve döndüğümde, anneme sarılıp ağladım. “Anne, insanlar bana acıyor. Sanki başarısızmışım gibi bakıyorlar,” dedim. Annem, “Kızım, kimseye kulak asma. Sen elinden geleni yapıyorsun,” dedi.
Bir gece, pastanede geç saatlere kadar çalışırken, patronum Mehmet Bey yanıma geldi. “Elif, senin gibi çalışkan birini bulmak zor. İstersen kasada çalışmaya başla, maaşını da artırırım,” dedi. O an, içimde bir umut filizlendi. Belki de, küçük adımlarla büyük hayallerime ulaşabilirdim. Kasada çalışmaya başladım, müşterilerle daha çok muhatap oldum. Bir gün, yaşlı bir amca geldi, “Kızım, senin gibi güler yüzlü insanlara ihtiyacımız var,” dedi. O söz, bana güç verdi.
Aylar geçti, ben pastanede yükseldim. Bir gün, mahalledeki çocuklara ücretsiz simit dağıtma fikri aklıma geldi. Patronuma söyledim, o da kabul etti. O gün, çocukların yüzündeki mutluluğu görünce, hayatın sadece büyük başarılar değil, küçük iyiliklerle de anlam kazandığını anladım. Annem, “Seninle gurur duyuyorum, Elif,” dedi. Ben de, “Anne, belki de hayat, bize ne iş yaptığımızı değil, nasıl insan olduğumuzu öğretiyor,” dedim.
Ama içimde hâlâ bir boşluk vardı. Üniversitede okuduğum yılları, hayallerimi düşündüm. Bir gece, eski defterlerimi karıştırırken, yazdığım hikâyeleri buldum. O an, içimde bir ışık yandı. “Neden yazmaya başlamıyorum?” dedim kendi kendime. Geceleri, işten sonra hikâyeler yazmaya başladım. Bir gün, yazdığım bir hikâyeyi yerel bir gazeteye gönderdim. Haftalar sonra, gazeteden bir telefon geldi. “Elif Hanım, hikâyenizi çok beğendik, yayımlamak istiyoruz,” dediler. O an, gözyaşlarımı tutamadım. Anneme sarıldım, “Anne, hayallerim gerçek oluyor,” dedim.
Şimdi, hem pastanede çalışıyor, hem de yazılarımı yayımlatıyorum. Hayat hâlâ zor, ama artık şikâyet etmiyorum. Çünkü biliyorum ki, her şey bir adımla başlıyor. Belki de, en büyük başarı, pes etmemek ve kendine inanmaktır. Sizce de öyle değil mi? Hayat, bazen en dibe vurduğumuzda mı başlar gerçekten?