Özgürlük Hayalleri Kabusa Dönüşünce: Bir Gelinin Sessiz Çığlığı
“Yeter artık, Şükran Hanım! Bu evde nefes alamıyorum!” diye bağırdım bir akşam, mutfakta bulaşıkları yıkarken ellerim titreyerek. O an, on yıl boyunca içimde biriktirdiğim tüm öfke, hayal kırıklığı ve çaresizlik bir anda döküldü dudaklarımdan. Eşim Emre, salondan koşarak geldi, gözleri kocaman açılmış, şaşkın ve korkmuş. Kayınvalidem ise, her zamanki gibi sakin, ama küçümseyici bir ifadeyle bana baktı. “Seninle tartışacak değilim, Zeynep. Benim de bu evde hakkım var,” dedi, sanki yıllardır bana verdiği söz hiç olmamış gibi.
On yıl önce, Emre ile evlendiğimizde, Kadıköy’deki bu küçük daireye taşındık. Hayatımızın en büyük yatırımıydı; borç, stres, gelecek kaygısı… Ama en çok da, bir gün bu evde sadece ikimiz olacağımızın hayaliyle yaşadım. Şükran Hanım, “Borç bitince kendi evime geçerim, size de rahatlık kalır,” demişti. O söz, bana umut olmuştu. Her ay banka taksitini öderken, içimde bir ışık yanardı: Bir gün, bu evde özgür olacağım.
Ama o gün geldiğinde, yani borcun son taksidini ödeyip eve döndüğümde, Şükran Hanım mutfakta çay demliyordu. “Anne, artık kendi evine geçecektin ya?” diye sorduğumda, yüzüme bakmadan, “Benim evimi kiraya verdim, burası daha rahat. Hem siz de bana alıştınız,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Emre ise, annesinin kararını sorgulamak yerine, “Anne haklı, yalnız kalmasın,” dedi. O an, yalnızlığın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Geceleri Emre ile baş başa kalmak, özgürce konuşmak, sarılmak bile lüks oldu. Şükran Hanım, her gece televizyonun karşısında oturur, yüksek sesle dizilerini izler, mutfağı işgal eder, banyoda saatlerce kalırdı. Evde kendi odam yoktu, kendi köşem yoktu, hatta bazen kendi düşüncelerime bile sahip çıkamıyordum. Bir gün, Emre’ye, “Artık dayanamıyorum, bu evde bana yer yok,” dediğimde, “Abartıyorsun Zeynep, annem yaşlı, biraz daha sabret,” dedi. O ‘biraz daha’ hiç bitmedi.
Bir gün işten eve döndüğümde, odamın kapısı açıktı. Şükran Hanım, dolabımı karıştırıyordu. “Ne yapıyorsun?” diye sorduğumda, “Senin gömleğin ütüsüzdü, bakayım dedim,” dedi. O an, mahremiyetimin tamamen yok olduğunu anladım. Kendi evimde, kendi eşyalarım bile bana ait değildi. Anneme telefonda ağlayarak, “Anne, ben bu evde kayboldum,” dedim. Annem, “Kızım, evlilik böyle bir şey mi olmalı?” diye sordu. Ben de bilmiyordum cevabını.
Bir akşam, Emre ile tartışırken, “Senin annen yüzünden evliliğimiz bitiyor!” dedim. Emre, ilk defa bana bağırdı: “Annem olmasa, bu evi alabilir miydik? Biraz minnet duysan ya!” O an, minnetin ne kadar ağır bir yük olduğunu anladım. Herkes bana, “Kayınvalideyle yaşamak zor, ama sabret, aile olmak böyle bir şey,” diyordu. Ama kimse, bir kadının kendi evinde, kendi hayatında bu kadar yalnız kalabileceğini söylememişti.
Bir gün, iş yerinde arkadaşım Elif’e içimi döktüm. “Zeynep, bu senin hayatın. Kendi sınırlarını çizmezsen, kimse sana alan bırakmaz,” dedi. O gece, ilk defa Emre’ye, “Ya annen gider, ya ben,” dedim. Emre, sessizce odadan çıktı, annesinin yanına gitti. O gece, sabaha kadar ağladım. Sabah, Şükran Hanım, kahvaltı masasında bana bakmadan, “Seninle uğraşamam, oğlumun huzuru önemli,” dedi. O an, bu evde hiç kimsenin huzurunun benim için önemli olmadığını anladım.
Bir gün, işten eve dönerken, Kadıköy sokaklarında yürüdüm, kafamda bin bir düşünceyle. Bir kafede oturup, kendime bir çay söyledim. Yan masada iki kadın, kayınvalidelerinden bahsediyordu. Biri, “Benimki de aynı, ama ben resti çektim, şimdi ayrı yaşıyoruz,” dedi. O an, yalnız olmadığımı fark ettim. Türkiye’de binlerce kadın, benim gibi, kendi evinde misafir gibi yaşıyor, kendi hayatında figüran oluyordu.
Bir gece, Emre ile son kez konuştum. “Emre, ben bu evde kendimi kaybettim. Ya birlikte yeni bir hayat kurarız, ya da ben kendi yoluma giderim,” dedim. Emre, uzun süre sustu. Sonra, “Ben annemi bırakamam,” dedi. O an, kararımı verdim. Ertesi sabah, birkaç parça eşyamı toplayıp, annemin evine gittim. Annem, kapıyı açtığında, gözlerimdeki çaresizliği gördü. “Kızım, bazen en büyük cesaret, gitmektir,” dedi.
Şimdi, annemin evinde, küçük bir odada, yeniden kendimi bulmaya çalışıyorum. Bazen geceleri, Kadıköy’ün ışıklarına bakıp, “Acaba başka türlü olsaydı, mutlu olabilir miydik?” diye düşünüyorum. Ama biliyorum ki, bir kadının kendi hayatında, kendi evinde özgür olması, en temel hakkı. Ve bazen, aile olmak, fedakarlık değil, karşılıklı saygı demekmiş.
Sizce, bir kadın kendi evinde huzur bulamıyorsa, o ev gerçekten yuva mıdır? Yoksa bazen, en büyük özgürlük, gitmek midir?