Altmış Sekiz Yaşında Bir Boşanmanın Ardından: Hayatımın En Sessiz Cevabı
“Yeter artık, Hikmet! Bu evde nefes almak bile ağır geliyor bana!” diye bağırdı Emine, gözleri dolu dolu. O an, kırk yıllık evliliğimizin sonuna geldiğimizi anladım. Masanın üzerinde soğuyan çay bardakları, duvarda asılı eski düğün fotoğrafımız ve aramızda birikmiş binlerce kelimesiz gece… Hepsi bir anda üzerime çöktü.
Altmış sekiz yaşındaydım ve hayatımda ilk kez bu kadar çaresiz hissediyordum. Emine valizini toplarken, ben sadece köşedeki koltukta oturup, ellerimi ovuşturuyordum. “Bunca yıl neyi yanlış yaptık?” diye sordum kendime. O, kapıdan çıkarken arkasına bile bakmadı. Sadece, “Kendine iyi bak,” dedi. O kadar.
Çocuklarımız, Ayşe ve Murat, çoktan kendi hayatlarına dalmışlardı. Ayşe, İzmir’de bir hastanede hemşire; Murat ise Ankara’da bir şirkette çalışıyor. İkisi de annelerinin gidişini telefonda öğrendi. Ayşe, “Baba, ne yaptın yine?” diye sorduğunda, boğazım düğümlendi. Murat ise, “İyi misin?” demekle yetindi. O an anladım ki, aslında yıllardır yalnızmışım.
Evdeki sessizlik, Emine’nin yokluğunda daha da derinleşti. Sabahları kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdiğimde, onun bıraktığı fincanı elime aldım. Bir an, kokusunu duyar gibi oldum. Sonra, boşluğa konuşmaya başladım: “Emine, bugün hava çok soğuk. Sen olsan, yine atkını unuturdun.” Cevap yoktu. Sadece duvarlar ve eski saat tik takları.
Bir hafta sonra, Ayşe aradı. “Baba, yalnız kalma. Bir bakıcı tutalım, sana yardımcı olur,” dedi. Önce çok kızdım. Ben, Hikmet, yıllarca bu evi ayakta tutmuş adam, şimdi bakıcıya mı muhtaçtım? Ama sonra, geceleri nefes alamayacak kadar yalnız hissettiğimde, Ayşe’nin sözleri aklıma geldi.
Ayşe, internetten birkaç bakıcı bulmuş. Bir sabah, kapı çaldı. Açtığımda, karşımda kırklı yaşlarında, başı örtülü, mahcup bakışlı bir kadın duruyordu. “Merhaba, ben Zeynep. Ayşe Hanım gönderdi,” dedi. İçeri buyur ettim. Zeynep, ilk günlerde çok sessizdi. Sadece işini yapıyor, bana pek yaklaşmıyordu. Ben de ona mesafeliydim. Sonuçta, evimde yabancı bir kadın vardı.
Bir akşam, televizyon karşısında otururken, Zeynep mutfaktan çay getirdi. “Hikmet Bey, ister misiniz?” dedi. Elim titreyerek bardağı aldım. “Teşekkür ederim,” dedim. O an, göz göze geldik. Gözlerinde bir hüzün vardı. “Siz de mi yalnızsınız?” diye sordum. Bir an sustu, sonra başını eğdi. “Eşim üç yıl önce vefat etti. O günden beri oğlumla yaşıyorum. Ama o da askerde şimdi. Ev çok sessiz.”
O gece, ilk defa birine içimi dökmek istedim. “Ben de yalnızım, Zeynep Hanım. Kırk yıl evli kaldım, ama sanki hiç konuşmamışız gibi. Şimdi, evde yankıdan başka ses yok.” Zeynep, hafifçe gülümsedi. “Bazen, en çok sevdiklerimizle en az konuşuruz, Hikmet Bey.”
Günler geçtikçe, Zeynep’le sohbetlerimiz arttı. Birlikte çay içiyor, eski Türk filmlerini izliyorduk. Bir gün, Ayşe aradı. “Baba, Zeynep Hanım’dan memnun musun?” diye sordu. “Evet, iyi bir insan,” dedim. Ama içimde bir huzursuzluk vardı. Komşular, Zeynep’in eve gelip gittiğini görmüşlerdi. Bir gün, kapı çaldı. Karşı komşum Şükran Hanım, “Hikmet Bey, bu kadın kim? Herkes konuşuyor,” dedi. Utandım, kızardım. “Bakıcı,” dedim kısaca. Ama bakışlarındaki şüpheyi unutamadım.
Bir akşam, Murat geldi. “Baba, bu kadın burada mı kalıyor?” diye sordu. “Hayır, sadece gündüzleri geliyor,” dedim. Murat, “Dikkat et, insanlar konuşur,” dedi. O an, içimde bir öfke kabardı. “Oğlum, insanlar hep konuşur. Ben yalnızım, anlıyor musun? Yalnızım!” diye bağırdım. Murat sustu, gözleri doldu. “Baba, seni böyle görmeye alışık değilim,” dedi.
O gece, eski fotoğraflara baktım. Emine’yle gençliğimiz, çocukların doğumu, bayram sofraları… Hepsi birer anı olmuştu. “Neden bu kadar uzaklaştık?” diye sordum kendime. Belki de, yıllarca aynı evde suskun yaşamak, en büyük yalnızlıktı.
Bir sabah, Zeynep elinde bir tabak börekle geldi. “Oğlum askerden mektup göndermiş. Sizinle paylaşmak istedim,” dedi. Birlikte oturduk, börek yedik. Zeynep, oğlunun mektubunu okudu. “Anne, yalnız kalma. Kendine iyi bak,” yazmıştı. O an, gözlerim doldu. “Bizim çocuklar da hep aynı şeyi söylüyor,” dedim. Zeynep, “Yalnızlık, insanı içten içe kemiriyor,” dedi.
Bir gün, Emine aradı. “Hikmet, iyi misin?” dedi. Sesi yorgundu. “İyiyim,” dedim. “Bakıcı bulmuşsun,” dedi. “Evet, Zeynep Hanım. İyi bir insan.” Bir süre sessizlik oldu. “Biliyor musun, ben de yalnızım,” dedi Emine. “Kırk yıl boyunca, birbirimize hiç dokunmadan yaşadık. Şimdi, her şey daha da sessiz.” O an, içimde bir şeyler kırıldı. “Belki de, en baştan konuşmalıydık,” dedim. Emine, “Belki de,” dedi ve kapattı.
Zeynep’le günler geçtikçe, aramızda bir dostluk oluştu. Birlikte pazara gidiyor, eski günlerden konuşuyorduk. Ama içimde hep bir suçluluk vardı. Komşuların bakışları, çocukların endişesi, Emine’nin sesi… Hepsi bir arada, beni sıkıştırıyordu.
Bir akşam, Zeynep giderken, “Hikmet Bey, siz iyi bir insansınız. Yalnızlık sizi değiştirmesin,” dedi. O an, gözlerim doldu. “Zeynep Hanım, insan yalnızken, kendini kaybediyor. Bazen, bir ses, bir dost, her şeyden kıymetli oluyor,” dedim.
Şimdi, geceleri uyumadan önce, kendi kendime soruyorum: Kırk yıl boyunca neden suskun kaldık? Yalnızlık, insanı ne kadar değiştirebilir? Ve en önemlisi, hayatın bu noktasında, yeniden başlamak mümkün mü?
Belki de, en büyük cesaret, kaybettiğini sandığın yerde, yeniden bir dostluk kurabilmektir. Sizce, insan kaç yaşında olursa olsun, yeniden başlayabilir mi?