Dövme İzleri: Bir Türk Annenin Toplumla Savaşı
“Anne, neden herkes sana bakıyor?” dedi Ege, minik parmağıyla kolumdaki dövmeyi göstererek. Okulun bahçesinde, diğer annelerle birlikte beklerken, üzerime çevrilen bakışların ağırlığını hissediyordum. O an, içimde bir sızı hissettim. Ege’nin sorusuna cevap vermek istedim ama boğazımda düğümlenen kelimeler çıkmak bilmedi. Sadece gülümsedim ve “Boşver canım, insanlar bazen anlamadıkları şeylere bakar,” dedim. Ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Benim adım Elif. Üç çocuk annesiyim. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, küçük bir apartman dairesinde yaşıyoruz. Hayatım boyunca hep farklı oldum. Gençken, yaşadığım acıları, umutlarımı ve hayallerimi dövmelerle bedenime kazıdım. Her birinin bir anlamı vardı; annemin vefat ettiği gün yaptırdığım küçük bir kelebek, ilk oğlumun doğum tarihini taşıyan bir çiçek, ve hayatımın dönüm noktalarını simgeleyen birkaç satır. Ama insanlar bunları hiç sormadı. Onlar sadece gördü ve yargıladı.
İlk büyük darbeyi, Ege’nin ilkokula başladığı gün yaşadım. Okulun müdürü, kayıt sırasında bana uzun uzun baktı. Sonra, “Hanımefendi, bu dövmelerle okula gelmeniz uygun değil. Diğer veliler rahatsız olabilir,” dedi. O an, yerin dibine girmek istedim. Sanki suç işlemişim gibi hissettim. “Ama ben sadece oğlumu okula getiriyorum,” dedim. Müdür, “Toplumumuzun değerlerine uygun davranmak zorundayız,” diye ekledi. O gün, eve dönerken gözyaşlarımı tutamadım. Ege, “Anne, neden ağlıyorsun?” diye sorduğunda, ona ne söyleyeceğimi bilemedim.
Zamanla, bu bakışlara alıştığımı sandım. Ama alışmak ne mümkün… Her gün, markette kasiyerin bana mesafeli davranışı, komşuların apartman toplantısında bana sandalye ayırmaması, çocuklarımın arkadaşlarının annelerinin bana selam vermemesi… Hepsi birikti, birikti ve içimde koca bir yara açtı. Kocam Murat, başlarda bana destek oldu. “Boşver Elif, insanlar alışır,” dedi. Ama zamanla o da yoruldu. Bir gün, “Belki de dövmelerini kapatsan daha iyi olur,” dediğinde, içimde bir şeyler koptu. “Bunlar benim hayatımın izleri, neden saklayayım?” dedim. O ise, “Çocuklarımız zarar görmesin,” diye üsteledi. O an, anneliğimle kadınlığım arasında sıkışıp kaldım.
İş bulmak da ayrı bir dertti. Üniversite mezunuyum, muhasebeciyim. Ama iş görüşmelerinde, kollarımdaki dövmeleri gören yöneticiler, yüzlerinde sahte bir gülümsemeyle, “Size döneriz,” dediler. Hiçbiri dönmedi. Bir keresinde, bir kadın müdür, “Biz burada aile ortamı yaratmaya çalışıyoruz. Sizin gibi farklı görünümlü biri, çalışanlarımızı rahatsız edebilir,” dedi. O an, gözlerim doldu ama ağlamadım. Eve döndüğümde, çocuklarımın gözlerinin içine bakamadım. Onlara umut olmak isterken, çaresizliğimi gizlemeye çalıştım.
Bir gün, Ege okuldan ağlayarak geldi. “Anne, arkadaşlarımın anneleri senin kötü biri olduğunu söylüyor. Dövmeli insanlar kötü olurmuş,” dedi. O an, içimdeki tüm duvarlar yıkıldı. Oğlumun gözlerinde, bana duyduğu güvenin sarsıldığını gördüm. Ona sarıldım ve “İnsanlar bazen bilmedikleri şeylerden korkar. Ama ben seni çok seviyorum ve asla kötü biri değilim,” dedim. O gece, sabaha kadar uyuyamadım. Kendimi sorguladım. Acaba gerçekten çocuklarıma zarar mı veriyorum? Toplumun gözünde kötü bir anne miyim?
Bir hafta sonra, okulda veli toplantısı vardı. Gergin bir şekilde salona girdim. Herkes bana bakıyordu. Bir anne, fısıltıyla yanındakine, “Bak, işte o kadın,” dedi. Toplantı sırasında, öğretmen, “Çocuklarımızın rol modelleri çok önemli. Lütfen davranışlarımıza ve görünüşümüze dikkat edelim,” dedi. Sözleri doğrudan bana bakarak söyledi. O an, dayanamayıp söz aldım. “Benim dövmelerim var, evet. Ama çocuklarımı sevgiyle büyütüyorum. Onlara dürüstlüğü, saygıyı ve sevgiyi öğretiyorum. Görünüşüm sizi rahatsız ediyorsa, bu sizin önyargınız. Ben çocuklarıma kötü bir örnek değilim,” dedim. Salonda bir sessizlik oldu. Kimse bir şey söylemedi. Toplantıdan çıkarken, bir anne yanıma gelip, “Cesaretinize hayran kaldım,” dedi. O an, içimde bir umut ışığı yandı.
Ama toplumun baskısı bitmedi. Komşular, çocuklarımı oyunlara çağırmamaya başladı. Ege, “Anne, neden kimse beni çağırmıyor?” diye sorduğunda, kalbim parçalandı. Murat’la aramızda tartışmalar arttı. O, “Çocuklarımız için biraz daha dikkatli olmalısın,” dedi. Ben ise, “Kendim olmaktan vazgeçemem,” diye karşı çıktım. Aramızdaki mesafe büyüdü. Bir gece, Murat valizini topladı ve annesine gitti. “Biraz düşünmem lazım,” dedi. O an, hayatımın en zor anlarından birini yaşadım. Üç çocuğumla baş başa kaldım. Hem anne, hem baba oldum. Ama asla pes etmedim.
Bir gün, iş ararken, bir kadın girişimcinin açtığı bir kafede iş ilanı gördüm. Cesaretimi toplayıp başvurdum. Sahibi, Zeynep Hanım, dövmelerime bakıp gülümsedi. “Her dövmenin bir hikayesi vardır. Anlatmak ister misin?” dedi. O an, gözlerim doldu. Hayatımda ilk kez biri bana önyargısız yaklaştı. Hikayemi anlattım. O da bana sarıldı ve “Burada herkes olduğu gibi kabul edilir,” dedi. O gün, hayata yeniden tutundum. Kafede çalışmaya başladım. Orada, benim gibi farklı olan insanlarla tanıştım. Birbirimize destek olduk. Zamanla, çocuklarım da yeni arkadaşlar edindi. Ege, “Anne, burada kimse bize kötü bakmıyor,” dediğinde, içimde tarifsiz bir mutluluk hissettim.
Ama toplumun baskısı hâlâ devam ediyordu. Eski komşularım, “Bak, dövmeli kadın kafede çalışıyor,” diye dedikodu yapıyordu. Ama artık umursamıyordum. Çünkü kendim olmanın, çocuklarıma dürüst olmanın ne kadar önemli olduğunu anlamıştım. Murat, birkaç ay sonra geri döndü. “Seni ve çocukları çok özledim. Belki de ben de önyargılı davrandım,” dedi. Ona sarıldım. “Birlikte güçlü olabiliriz,” dedim.
Şimdi, dövmelerimle, yaşadıklarımla, acılarımla ve umutlarımla ayakta duruyorum. Toplumun önyargılarına karşı savaşmak kolay değil. Ama çocuklarıma, farklı olmanın kötü bir şey olmadığını, asıl önemli olanın insanın kalbi olduğunu öğretiyorum. Bazen geceleri, dövmelerime bakıp düşünüyorum: Acaba bir gün, insanlar dış görünüşe değil de, kalbe bakmayı öğrenir mi? Sizce, farklı olmak gerçekten bu kadar kötü mü?