Yerin Altında Kalan Yaz: Bir Ailenin Sessiz Çığlığı

“Anne! Anne, duydun mu?” diye bağırdım, elimdeki tabak yere düşerken çıkan cam sesiyle birlikte. Annem, mutfağın köşesinde donmuş gibi bana bakıyordu. O an, evimizin altından gelen o korkunç patlamanın sesiyle her şey değişti. Sanki yerin altı açılmış, bütün yaz planlarımız, umutlarımız o karanlığa gömülmüştü.

Babam, kömür ocağında çalışıyordu. Zonguldak’ın bu eski mahallesinde herkesin bir yakını madende çalışırdı zaten. O gün, yaz tatilinin ilk haftasıydı. Benim için yaz; sabahları simit kokusu, öğlenleri mahallede top oynayan çocukların sesi, akşamları ise babamın eve gelişini beklemekti. Ama o gün, babam eve gelmedi.

Patlamadan sonra mahalleye bir sessizlik çöktü. Herkesin gözleri birbirine sorular soruyordu ama kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Annem, elleriyle başını tutup yere çöktü. “Allah’ım, ne olur bir şey olmasın,” diye fısıldadı. Ben ise cam kırıklarının arasında, babamın ayakkabılarını kapının önünde gördüm. Sanki birazdan içeri girecekmiş gibi.

Saatler geçti. Mahalledeki kadınlar annemin etrafında toplandı. “Ayşe abla, sabırlı ol,” dedi komşumuz Fatma teyze. Ama annemin gözleri bomboştu. Ben ise pencereden dışarı bakıp duruyordum; belki babam görünür diye.

Gece oldu. Madenin önünde toplanan kalabalık artıyordu. Amcalar, dayılar, herkes oradaydı. Bir ara dayım geldi; yüzü bembeyazdı. Anneme sarıldı, “Henüz bir haber yok,” dedi. Annem ağlamadı. Sadece başını salladı ve bana döndü: “Oğlum, baban güçlüdür. Döner gelir.”

Ama ben annemin sesindeki titremeyi duydum.

O gece uyuyamadım. Yatakta dönüp dururken kendi kendime konuşuyordum: “Ya babam gelmezse? Ya her şey değişirse?”

Sabah olduğunda mahalledeki dedikodular başlamıştı bile. “Duydun mu? Beş kişi hala içerideymiş.” “Birinin adı Hasan’mış.” Hasan benim babamdı.

Okuldan arkadaşım Mehmet geldi; kapıda bekledi bir süre. Sonra içeri girdi, bana sarıldı. “Üzülme,” dedi fısıltıyla. Ama gözleri doluydu.

Günler geçti. Babamdan haber yoktu. Annem her sabah madenin önüne gidiyor, akşamları ise sessizce eve dönüyordu. Evde konuşmalar azaldı; yemekler yarım kaldı; ben ise babamın eski gömleğini koklayarak uyumaya çalışıyordum.

Bir akşam annemle tartıştık. “Neden ağlamıyorsun?” diye sordum ona bağırarak. “Neden hiçbir şey söylemiyorsun?” Annem bana baktı; gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki anlatamam. “Ağlamakla geri gelmiyor oğlum,” dedi kısık bir sesle.

Mahalledeki çocuklar artık bizim eve gelmiyordu. Annem de kimseyle konuşmuyordu. Sanki herkes bizden uzak durmaya başlamıştı. Bir gün Fatma teyze yine geldi; anneme bir tabak dolma getirdi ama annem tabağı geri çevirdi: “Sağ ol Fatma, gerek yok.”

O yaz boyunca ne denize gittik ne de pikniğe… Herkes normal hayatına devam ederken bizim evde zaman durmuştu sanki.

Bir gün madenin önünde toplanan kalabalığın arasına karıştım. Babamın iş arkadaşlarından biri beni görünce yanıma geldi: “Hasan abi çok iyi adamdı,” dedi gözleri dolarak. “O gün… son anda arkadaşlarını kurtarmaya çalıştı.”

Babamın kahraman olduğunu duymak içimi hem gurur hem de acıyla doldurdu. Eve döndüğümde anneme anlattım ama o sadece başını salladı.

Aylar geçti. Babamdan geriye sadece bir fotoğrafı ve madenden çıkan eski bir baret kaldı bize.

Okullar açıldığında öğretmenim bana “Geçmiş olsun” dediğinde ağlamamak için kendimi zor tuttum. Arkadaşlarım bana acıyarak bakıyordu; ben ise onların bakışlarından kaçıyordum.

Bir gece annemle birlikte eski fotoğraflara baktık. Annem bana sarıldı ve ilk defa ağladı. O an anladım ki; bazen en büyük acılar sessizlikte saklanırmış.

Şimdi büyüdüm; o yazı hiç unutmadım. Babamın yokluğu hâlâ evimizin duvarlarında yankılanıyor.

Bazen düşünüyorum: Acaba babam yaşasaydı hayatımız nasıl olurdu? Sessizliğin içinde kaybolmak mı daha zor, yoksa acını haykırmak mı? Sizce hangisi?