Beşikte Yok, Bezde Yok: Eve Dönüşte Kırılan Hayallerim

“Ne beşiği var, ne bezi… Ne battaniyesi, ne de bir damla mama!” diye içimden haykırırken, kızımı kucağımda tutuyorum. Hastaneden çıkalı henüz bir saat olmuştu. Annem, gözleri dolu dolu, “Kızım, Serkan hazırlık yapmadı mı hiç?” diye fısıldadı. O an, içimdeki umutlar birer birer sönmeye başladı. Sanki evin kapısından içeri değil de, bir uçurumun kenarına adım atmıştım.

Serkan, işten yeni gelmiş, yorgun gözlerle bana bakıyordu. Elinde telefon, patronundan gelen mesajlara cevap yetiştirmeye çalışıyordu. “Birazdan ilgileneceğim, söz,” dedi, ama sesinde ne bir heyecan ne de bir telaş vardı. Oysa ben, doğumdan sonra ilk kez evimize dönerken, her şeyin hazır olmasını, kızımızın odasında minik bir beşik, temiz bezler, yumuşacık battaniyeler bulmayı hayal etmiştim. Ama salonun ortasında, eski bir koltuk ve dağınık birkaç eşya dışında hiçbir şey yoktu.

“Serkan, neden hiçbir şey hazır değil?” dedim, sesim titreyerek. Annem, araya girmek ister gibi oldu ama sustu. Serkan başını öne eğdi, “Patronum son anda aradı, acil bir rapor istedi. Her şey üst üste geldi, vallahi yetişemedim,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Sanki yalnızca bir eş değil, bir dost, bir yoldaş da kaybetmiştim.

Kızımın ağlamasıyla irkildim. Annem hemen yanıma koştu, “Ben markete gidip bez alayım, sen de biraz dinlen,” dedi. Ama nasıl dinlenebilirdim ki? İçimde bir öfke, bir kırgınlık… Sanki bu evde fazlalıkmışım gibi hissettim. Serkan, hâlâ telefonuna gömülmüş, iş arkadaşlarıyla yazışıyordu. “Birazdan ilgileneceğim” sözü, havada asılı kaldı.

O gece, kızımı eski bir havlunun üstüne yatırdım. Her ağladığında, annemle göz göze gelip sessizce ağladık. Serkan ise, bilgisayar başında sabahladı. “İşler düzelince her şey yoluna girecek,” dedi bana, ama ben artık ona inanmıyordum. O an anladım ki, annelik yalnızca bir çocuğu dünyaya getirmek değilmiş; bazen, en yakınındakilerden bile destek görememekmiş.

Ertesi sabah, komşumuz Ayşe abla kapıyı çaldı. Elinde bir sepet dolusu bebek eşyası vardı. “Kızım, dün gece ışıklarınız sabaha kadar yanıyordu, bir şeye ihtiyacınız var mı?” dedi. O an, gözlerim doldu. “Beşiğimiz yok, bezimiz yok, hiçbir şeyimiz yok,” dedim. Ayşe abla, “Benim kızımın eşyaları duruyor, hepsini getirdim. Sen yeter ki üzülme,” dedi. O an, ilk kez yalnız olmadığımı hissettim.

Ama Serkan’ın umursamazlığı içimi kemiriyordu. Annem, “Kızım, erkekler anlamaz böyle şeyleri, iş güç derdindeler,” dedi. Ama ben, bir eşin, bir babanın sorumluluğunu hissetmesini istiyordum. Akşam olunca, Serkan’la yüzleştim. “Beni bu kadar yalnız bırakmaya hakkın yok,” dedim. O ise, “Sen de anlamıyorsun, işim olmasa her şeyi yapardım,” diye savundu kendini. “Ama ben de çalışıyordum, doğuma kadar işteydim. Şimdi yalnızca anne değilim, aynı zamanda yalnız bir kadınım,” dedim.

O gece, kızımın minik ellerini tutarken, içimde bir karar verdim. Bu yalnızlığı kabullenmeyecektim. Ertesi gün, Ayşe ablayla birlikte alışverişe çıktık. Beşik, bez, mama… Her şeyi aldık. Eve döndüğümüzde, Serkan yine işteydi. Annem, “Kızım, güçlü olman lazım. Kimseye muhtaç değilsin,” dedi. Ama ben, bir aile olmanın ne demek olduğunu sorguluyordum.

Günler geçtikçe, Serkan’ın ilgisizliği daha da arttı. Kızımızın ilk banyosunda yanımızda yoktu, ilk gülüşünde işteydi. Her seferinde, “İşim var, sonra bakarım,” dedi. Annem, “Evlat büyütmek kolay değil, ama yalnız başına daha da zor,” dedi. Ben ise, her gece kızımla baş başa, sessizce ağladım.

Bir gün, Serkan eve geç geldi. Yorgun, bitkin… “Patronum yine aradı, gece de çalışmam lazım,” dedi. O an, patladım. “Serkan, bu evde bir bebek var! Senin kızın! Hiç mi merak etmiyorsun, hiç mi sorumluluk hissetmiyorsun?” dedim. O ise, “Her şeyi üstüme yıkıyorsun, ben de yoruldum!” diye bağırdı. O an, evdeki sessizlik bir bıçak gibi aramıza girdi. Annem, “Yeter artık, bu evde huzur kalmadı,” dedi.

O gece, kızımı kucağıma alıp balkona çıktım. İstanbul’un gece ışıkları altında, içimde bir boşluk vardı. “Ben bu yalnızlığı hak ettim mi?” diye sordum kendime. Annem yanıma geldi, “Kızım, bazen en yakınımızdan bile destek göremeyiz. Ama unutma, yalnız değilsin. Biz varız,” dedi. O an, annemin ellerini tuttum.

Günler geçtikçe, kızımla aramda tarifsiz bir bağ oluştu. Her ağladığında, ona sarıldım. Her gülümsediğinde, içimde umut yeşerdi. Serkan ise, giderek daha çok uzaklaştı. Bir gün, işten eve geldiğinde, “Belki de ayrı kalmak daha iyi olacak,” dedi. O an, içimde bir fırtına koptu. “Senin için aile ne demek Serkan? Sadece para kazanmak mı, yoksa yanında olmak mı?” dedim. O ise, sessizce odasına çekildi.

Aylar geçti. Kızım büyüdü, ilk adımlarını attı. Annem, her an yanımdaydı. Komşular, dostlar… Hepsi destek oldu. Ama Serkan’ın yokluğu, evde bir gölge gibi dolaşıyordu. Bir gün, kızım “Baba” dediğinde, içim acıdı. “Baban burada olmalıydı,” dedim. Ama artık, yalnızlığımı kabullenmiş, kızımla yeni bir hayat kurmaya başlamıştım.

Şimdi, geceleri kızımı uyuturken, ona masallar anlatıyorum. “Bir zamanlar, güçlü bir anne ve cesur bir kız yaşarmış,” diyorum. Kendi hikayemizi anlatıyorum.

Bazen düşünüyorum, bir kadının en büyük savaşı, en yakınındakilerle verdiği savaş mı? Yoksa, yalnızlığına rağmen ayakta kalabilmek mi? Sizce, bir aileyi ayakta tutan nedir?