Hayaller Gerçek Olunca: Bir Kış Sabahı

“Genç kız, arabamı mahvettin!” diye bağırdı adam, karla kaplı kaldırımda öfkeyle bana doğru yürürken. Ellerim direksiyonda titriyordu, gözlerim dolmuştu. Beyaz peluş montumun içine saklanmaya çalıştım ama sesinden kaçamıyordum. “Park etmeyi öğrenmek lazım! Ehliyeti parayla alıp sonra trafiği tehlikeye atıyorsunuz. Kadınların araba kullanması yasaklanmalı!” diye homurdandı. O an, içimdeki tüm cesaretin eriyip gittiğini hissettim. İstanbul’un bu soğuk sabahında, hayallerimle gerçeklerim bir kez daha çarpışıyordu.

Benim adım Elif. 27 yaşındayım. Hayatım boyunca hep kendi ayaklarım üzerinde durmak istedim. Üniversiteyi bitirdikten sonra, ailemin tüm itirazlarına rağmen, kendi işimi kurmaya karar verdim. Küçük bir butik açtım Kadıköy’de. Annem, “Kızım, evlen de rahat et. İş güç kadına göre değil,” derdi hep. Babam ise, “Bir baltaya sap olamadın gitti,” diye söylenirdi. Ama ben inatçıydım. Hayallerim vardı. Kendi paramı kazanmak, kendi kararlarımı vermek istiyordum.

O sabah, dükkânıma yeni gelen kış koleksiyonunu yerleştirmek için erkenden yola çıktım. Kar yağışı yüzünden yollar buz gibiydi. Arabamı park edecek yer bulmak neredeyse imkânsızdı. Her yer kar yığınlarıyla doluydu. Sonunda, köşedeki boşluğa zorla sığdırmaya çalışırken, birden bir çatırtı duydum. Yanımdaki gri Renault’nun tamponuna hafifçe dokunmuştum. O an içimden “Aman, çok bir şey olmamıştır,” diye geçirdim ama hemen ardından adamın öfkeli sesiyle irkildim.

Adamın adı Muzaffer’di. Orta yaşlı, takım elbiseli, yüzünde yılların yorgunluğu ve öfkesi birikmiş bir adam. “Senin gibiler yüzünden İstanbul’da yaşanmaz oldu!” diye bağırıyordu. Etrafımızda insanlar toplanmaya başladı. Bir kadın, “Kızcağız zaten korkmuş, biraz sakin olun,” dedi ama Muzaffer dinlemiyordu. “Ehliyetini göster bakayım! Nereden aldın sen bunu?”

O an, içimdeki tüm öfke ve utanç birbirine karıştı. “Bakın, özür dilerim. Hemen sigorta bilgilerini vereyim, hallederiz,” dedim titreyen bir sesle. Ama adam susmak bilmiyordu. “Kadınlar araba kullanmasın kardeşim! Her gün bir kaza, her gün bir sorun!”

O an, çocukluğumdan beri duyduğum o cümleler tekrar kulağımda çınladı. “Kız kısmı araba mı kullanırmış?” “Senin işin evde oturmak.” “Bir kadın, tek başına ne yapabilir ki?”

Gözlerim doldu. Etrafımdaki kalabalığın bakışları altında küçüldüm. Bir an için, keşke hiç ehliyet almasaydım, keşke hiç hayal kurmasaydım, dedim. Ama sonra, içimde bir yerlerde, annemin gençliğinde yaşadığı hayal kırıklıklarını, babamın anneme kurduğu baskıları hatırladım. Ben farklı olmalıydım. Ben vazgeçmemeliydim.

Muzaffer’in öfkesi dinmek bilmiyordu. “Sigorta mısın, para mı vereceksin? Arabamın haline bak!” dedi. “Bakın, ben de insanım. Hata yaptım. Ama bu kadar üstüme gelmeniz haksızlık,” dedim. O an, kalabalıktan biri, “Abi, tamam, genç kız zaten özür diledi. Kaza bu, olur,” dedi. Muzaffer bir an durdu, sonra hışımla uzaklaştı.

Ellerim hâlâ titriyordu. Arabadan indim, tampondaki küçük ezik gözümün önünde büyüdü. O an, hayatımdaki tüm başarısızlıklar, tüm hayal kırıklıkları o küçük ezikte toplandı sanki. Telefonumu çıkarıp babamı aradım. “Baba, küçük bir kaza yaptım,” dedim. Babamın sesi sertti: “Sana demedim mi? O arabayı sat, toplu taşımaya bin. Kadın başına ne işin var trafiğin içinde?”

Gözyaşlarımı tutamadım. “Baba, ben kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyorum. Hata yaptım ama bu dünyanın sonu değil,” dedim. Babam sustu. Sonra, “Akşam eve gel, konuşacağız,” dedi ve kapattı.

O gün dükkânda çalışırken, müşterilerle ilgilenirken bile aklım hep sabahki olaydaydı. Herkesin bana acıyarak baktığını, arkamdan konuştuğunu hissettim. Akşam eve dönerken, annem kapıda karşıladı. “Kızım, üzülme. Herkes hata yapar. Ama baban çok sinirlendi. Ona biraz zaman ver,” dedi.

Akşam yemeğinde, babam sessizdi. Masada ağır bir hava vardı. Birden, “Elif, bu iş böyle gitmez. Senin için endişeleniyorum. İstanbul’da kadın başına araba kullanmak tehlikeli. Hem işin de iyi gitmiyor. Dükkanı kapat, evlen, rahat et,” dedi. Annem gözlerini kaçırdı. Ben ise, “Baba, ben kendi yolumu çizmek istiyorum. Hata yapabilirim ama bu benim hayatım,” dedim. Babam öfkeyle masadan kalktı. “Sen bilirsin. Ama başına bir şey gelirse sorumlusu ben olmam!”

O gece, odama çekildim. Pencereden dışarı baktım. Kar hâlâ yağıyordu. İstanbul’un ışıkları, karın üzerinde parlıyordu. İçimde bir boşluk vardı. Hayallerimle gerçekler arasında sıkışıp kalmıştım. Bir yanda ailemin beklentileri, bir yanda toplumun önyargıları, bir yanda kendi isteklerim.

Ertesi sabah, dükkâna giderken yolda yaşlı bir kadın yanıma yaklaştı. “Kızım, dün seni gördüm. O adam sana çok bağırdı. Ama sen güçlü durdun. Benim zamanımda kadınlar sokağa bile çıkamazdı. Seninle gurur duydum,” dedi. O an, gözlerim doldu. “Teşekkür ederim teyze. Bazen çok zor geliyor,” dedim. Kadın gülümsedi. “Zor olacak tabii. Ama senin gibi gençler sayesinde dünya değişecek,” dedi ve uzaklaştı.

O gün, dükkânda bir müşteriyle sohbet ederken, “Kadınlar her yerde olmalı. Sizin gibi cesur kadınlar sayesinde biz de cesaret buluyoruz,” dedi. O an, sabahki kazayı, babamın sözlerini, toplumun önyargılarını bir kenara bırakıp, kendimle gurur duydum. Evet, hata yapmıştım. Ama pes etmemiştim. Hayallerimden vazgeçmemiştim.

Şimdi, bu satırları yazarken düşünüyorum: Hayallerimiz için savaşmaya değer mi? Toplumun baskılarına, ailemizin beklentilerine rağmen kendi yolumuzu çizmek mümkün mü? Siz ne düşünüyorsunuz?