Komşuluk Sınırları: İyi Niyetin Tükenişi
“Zeynep abla, annem yine geç gelecekmiş, seninle kalabilir miyim?” Elif’in gözleri kocaman, sesi titrek. O an içimde bir şeyler kırıldı. Yorgunluktan gözlerim yanıyor, işten yeni gelmişim, evde dağ gibi bulaşık, annem aramış, “Kızım, nasılsın?” diye sormuş, ama ben sadece “İyiyim” diyebilmişim. Oysa iyi değilim. Elif’in annesi Ayşe Hanım, geçen yıl taşındı bizim apartmana. İlk başlarda çok iyi anlaştık, çaylar, börekler, balkon sohbetleri… Sonra bir gün, “Zeynep, sana zahmet, Elif’i bir saatliğine bırakabilir miyim? Acil bir işim çıktı,” dedi. Tabii ki dedim, ne olacak bir saatten? Ama o bir saat, bir gün oldu, sonra haftada üç gün, sonra neredeyse her gün.
İlk başlarda Elif’i sevdim, ona masal okudum, ödevlerine yardım ettim. Kendi çocuğum yok, belki de bu yüzden ona bu kadar bağlandım. Ama zamanla, Ayşe Hanım’ın işleri uzadı, “Zeynep abla, sen çok iyi bakıyorsun Elif’e, ben de rahat rahat çalışıyorum,” demeye başladı. Bir gün işten eve geldim, Elif kapıda bekliyor. “Annem anahtarı sana bırakmamı söyledi.” O an anladım ki, artık bu bir iyilik değil, bir zorunluluk olmuş.
Kendi hayatım yavaş yavaş kayboldu. Arkadaşlarım arıyor, “Zeynep, dışarı çıkalım mı?” diyorlar, “Elif var, gelemem,” diyorum. Annemle telefonda konuşurken, “Kızım, neden hep başkasının çocuğuna bakıyorsun?” diye soruyor. Cevap veremiyorum. Çünkü ben de bilmiyorum. Belki yalnızlıktan, belki de iyi bir insan olmak istediğimden. Ama artık iyi hissetmiyorum.
Bir akşam, Elif’in annesi kapımı çaldı. “Zeynep, çok sağ ol, sen olmasan ne yapardım bilmiyorum. Yarın da Elif’i sana bırakacağım, işim çok yoğun.” Yüzüne bakamadım. İçimde bir öfke, bir yorgunluk. “Ayşe Hanım, ben de çalışıyorum, benim de işlerim var,” demek istedim, diyemedim. O gece uyuyamadım. Kendi evimde, kendi hayatımda, başkasının hayatını taşır oldum.
Bir sabah, Elif mutfakta oturmuş, sessizce resim yapıyor. Yanına oturdum. “Elif, annen seni çok seviyor, biliyorsun değil mi?” dedim. Başını salladı. “Ama ben de seni çok seviyorum Zeynep abla,” dedi. O an gözlerim doldu. Bu çocuğun hiçbir suçu yoktu. Ama ben, onun yükünü taşımaktan yorulmuştum.
Bir gün, iş yerinde patronum çağırdı. “Zeynep Hanım, son zamanlarda dalgınsınız, bir sorun mu var?” dedi. Utandım. Kendi hayatımı, işimi, sosyal çevremi, hatta sağlığımı ihmal ediyordum. Akşam eve dönerken, apartmanın girişinde Ayşe Hanım’ı gördüm. “Zeynep, Elif’i alabilir misin? Bugün de çok işim var.” O an dayanamadım. “Ayşe Hanım, ben de çok yorgunum. Kendi işlerim var. Artık bu şekilde devam edemem,” dedim. Yüzü bir anda asıldı. “Ama sen hep yardımcı oluyordun, şimdi ne değişti?” dedi. “Benim de bir hayatım var,” dedim.
O günden sonra aramızda bir soğukluk başladı. Apartmanda karşılaşınca selam veriyor ama göz göze gelmiyoruz. Elif bazen kapımı çalıyor, ama annesi hemen arkasından gelip onu alıyor. İçimde bir boşluk, bir suçluluk duygusu. Acaba yanlış mı yaptım? İyi niyetim yüzünden kendi sınırlarımı kaybettim, şimdi ise yalnız kaldım.
Bir akşam, annem aradı. “Kızım, kendini düşünmeyi de öğrenmelisin. Herkesin yükünü taşıyamazsın,” dedi. Haklıydı. Ama yine de, Elif’in üzgün bakışları gözümün önünden gitmiyor.
Bir gün apartmanda toplantı oldu. Komşular, “Zeynep Hanım, siz çok iyi birisiniz, herkesin yardımına koşuyorsunuz,” dediler. Gülümsedim ama içim acıdı. Kimse, bu iyiliğin beni nasıl tükettiğini bilmiyor.
Şimdi, kendi sınırlarımı yeniden çizmeye çalışıyorum. Elif’i seviyorum ama artık onun annesi değilim. Ayşe Hanım’la aram eskisi gibi olmayacak belki, ama en azından kendimi kaybetmeyeceğim.
Bazen düşünüyorum, iyi niyetli olmakla kendini feda etmek arasındaki çizgi nerede başlar, nerede biter? Siz olsanız, komşuluk huzurunu bozmadan bu yükten nasıl kurtulurdunuz?