Cam Kırıkları ve Gölgeler: Kapalı Kapılar Ardında Bir Türk Çocukluğu

“Elif, yine mi döktün suyu yere! Kaç kere söyledim sana dikkatli ol diye!” Babamın sesi, mutfağın daracık duvarlarında yankılandı. Ellerim titrerken, yere düşen bardağın cam kırıkları ayaklarımın dibinde parlıyordu. Annem, köşede sessizce duruyor, gözlerini yere indiriyordu. O an, annemin bana bakmamasının, aslında bana bakmasının en acı hali olduğunu öğrendim. Babamın öfkesiyle annemin sessizliği arasında sıkışıp kalmıştım. O gece, cam kırıklarının üstünde çıplak ayakla yürürken, içimde bir yerin de kırıldığını hissettim.

Ankara’nın kenar mahallelerinden birinde, üç katlı eski bir apartmanın ikinci katında büyüdüm. Babam, Osman Yılmaz, belediyede işçi olarak çalışıyordu. Annem, Hatice, ev hanımıydı. Herkesin birbirini tanıdığı, dedikodunun eksik olmadığı bir mahalledeydik. Dışarıdan bakınca sıradan bir aileydik; ama kapılar kapandığında, evimizin içi gölgelerle doluydu. Babamın öfkesi, bazen bir bakış, bazen bir tokat, bazen de sadece bir sessizlik olarak üzerimize çökerdi. Annem, her seferinde “Baban yorgun, kızım. Sinirlenme, geçer,” derdi. Ama geçmezdi. Her seferinde biraz daha büyürdü içimdeki korku.

Bir gün, okuldan eve dönerken, elimdeki defterleri sıkıca tutuyordum. Arkadaşlarım, “Elif, gel seksek oynayalım!” diye seslendi. Ama ben eve geç kalırsam babamın kızacağını biliyordum. Koşarak eve girdim. Babam salonda oturuyordu, gözleri televizyona dikili. Annem mutfakta yemek yapıyordu. Sessizce odama geçtim. O gece, babamın sesi yine yükseldi. “Bu kız neden bu kadar içine kapanık oldu Hatice? Hiçbir şeye karışmıyor, arkadaşları yok!” Annem cevap vermedi. Ben ise yorganın altında, kulaklarımı kapatarak ağladım. O an, yalnızlığın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim.

Yıllar böyle geçti. Liseye başladığımda, içimdeki öfke ve korku birbirine karışmıştı. Bir gün, annemle mutfakta otururken, ona sordum: “Anne, neden hiç karşılık vermiyorsun? Neden susuyorsun?” Annem gözlerimin içine baktı, dudakları titredi. “Kızım, bazen susmak en büyük direniştir. Babanı değiştiremeyiz. Ama birbirimize zarar vermemek için susuyorum.” O an annemin ne kadar yalnız olduğunu anladım. O da benim gibi korkuyordu. O da benim gibi çaresizdi.

Bir gece, babam eve sarhoş geldi. Kapıyı öyle bir çarptı ki, apartmandaki herkes duydu. Annem korkuyla mutfaktan çıktı. Babam bağırmaya başladı: “Bu evde kimse beni dinlemiyor! Herkes kendi kafasına göre takılıyor!” Annem ona yaklaşmaya çalıştı, ama babam elindeki bardağı yere fırlattı. Cam kırıkları yine ayaklarımın dibine saçıldı. O an, içimde bir şey koptu. “Yeter!” diye bağırdım. Babam bana döndü, gözleri öfkeyle doluydu. “Sen bana karşı mı geliyorsun?” dedi. Annem aramıza girdi, “Elif, odana git!” dedi. O gece, ilk defa babama karşı çıkmıştım. Ama korkum daha da büyümüştü.

Ertesi sabah, okula giderken, mahalledeki komşu kadınlar bana bakıp fısıldaşıyordu. “Yine kavga etmişler,” diyordu biri. “Kız da iyice asi oldu,” dedi diğeri. O an, utancın ne demek olduğunu öğrendim. Sadece evde değil, dışarıda da yalnızdım. Kimseye anlatamıyordum. Okulda öğretmenim, “Elif, neden bu kadar sessizsin?” diye sorduğunda, sadece başımı eğiyordum. Çünkü anlatacak kelimem yoktu.

Üniversiteye başladığımda, Ankara’dan İstanbul’a taşındım. O evden, o gölgelerden kaçmak istedim. Ama içimdeki korku, valizime gizlenip benimle geldi. İstanbul’da, yurtta kalmaya başladım. İlk başlarda kimseyle konuşmuyordum. Odamda saatlerce tavana bakıyordum. Bir gün, oda arkadaşım Zeynep, yanıma oturdu. “Elif, neden bu kadar üzgünsün?” diye sordu. Ona her şeyi anlatmak istedim, ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Sadece, “Evde biraz sorunlar vardı,” diyebildim. Zeynep bana sarıldı. O an, ilk defa biri bana gerçekten dokunmuş gibi hissettim.

Zamanla, Zeynep’le yakınlaştık. Bir gün, ona çocukluğumu anlattım. Babamın öfkesini, annemin sessizliğini, cam kırıklarını… Zeynep gözyaşlarını tutamadı. “Elif, sen çok güçlüsün. Bunu atlatabilmişsin,” dedi. Ama ben kendimi güçlü hissetmiyordum. Hala geceleri, babamın bağırışları kulaklarımda yankılanıyordu. Hala cam kırıklarının üstünde yürüyormuşum gibi hissediyordum.

Üniversiteden mezun olduktan sonra, Ankara’ya dönmek zorunda kaldım. Annem hastalanmıştı. Babam yaşlanmış, öfkesi biraz sönmüş gibiydi. Ama evin havası değişmemişti. Annem hastane odasında yatarken, başucunda oturdum. “Anne, seni hiç affedemeyeceğim sanıyordum. Ama şimdi anlıyorum, sen de benim kadar çaresizdin,” dedim. Annem gözlerimin içine baktı, elimi tuttu. “Kızım, ben de seni koruyamadığım için kendimi affedemiyorum,” dedi. O an, annemle aramızdaki duvarlar yıkıldı. Birlikte ağladık.

Babamla ise konuşmak daha zordu. Bir akşam, salonda otururken, ona sordum: “Baba, neden bu kadar öfkeliydin? Neden bize böyle davrandın?” Babam başını öne eğdi. “Kızım, ben de bilmiyorum. Babam da bana böyle davrandı. Ben de öyle öğrendim. Ama şimdi pişmanım. Keşke zamanı geri alabilsem,” dedi. O an, babamın da aslında ne kadar kırık olduğunu gördüm. Ama affetmek kolay değildi. İçimdeki çocuk, hala korkuyordu.

Şimdi, otuz yaşındayım. Kendi evimde, kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum. Ama bazen, geceleri, hala cam kırıklarının üstünde yürüyormuşum gibi hissediyorum. Annemi kaybettim. Babam yalnız yaşıyor. Arada onu ziyaret ediyorum. İçimde bir yerde, affetmek istiyorum. Ama unutmak mümkün mü? Bunca yılın acısı, bir anda silinir mi? Bazen düşünüyorum: Gerçekten iyileşmek mümkün mü? Yoksa sadece alışıyor muyuz? Sizce, affetmek mi zor, unutmak mı?