İstanbul’da Yalnızlık: Bir Anne Olarak Görülmeyen Bir Rica

“Anne, bu evde sana yer yok!”

Oğlumun sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an, sanki içimde bir şeyler kırıldı. İstanbul’un kalabalığında, binlerce insanın arasında, kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Adım Meryem. 69 yaşındayım. Eşim Hasan’ı iki yıl önce kaybettim. O günden beri, hayatımın anlamı sanki yavaş yavaş silindi. Küçük bir apartman dairesinde, dört duvar arasında, sadece saatlerin tik taklarını dinleyerek yaşıyorum.

Hasan’la birlikteyken, hayat ne kadar zorduysa da, bir o kadar güzeldi. Sabahları birlikte çay demler, akşamları camdan dışarı bakıp geçen insanları izlerdik. O varken, evim sıcaktı. Şimdi ise, her köşe, her eşya, bana yalnızlığımı hatırlatıyor. Çocuklarım, Serkan ve Elif, ikisi de İstanbul’un farklı köşelerinde, kendi hayatlarının peşinde. Onlara yük olmak istemedim, ama Hasan’dan sonra, geceleri uykusuz kaldığımda, içimdeki boşluk büyüdü. Bir gün cesaretimi topladım, Serkan’ı aradım.

“Serkan, oğlum… Bazen çok yalnız hissediyorum. Senin yanında, torunlarımı daha çok görebilsem, belki biraz daha iyi olurum,” dedim.

Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra sesi soğuk çıktı: “Anne, bizim ev küçük. Zaten çocuklar okula gidiyor, Ayşe de çalışıyor. Sana bakamayız. Hem sen kendi evinde daha rahatsın.”

O an, içimde bir düğüm oluştu. Sanki boğazımda bir taş vardı. Yutkunamadım. “Peki oğlum, anladım,” dedim. Gözlerimden yaşlar süzüldü. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Elif’e de söylemek istedim ama onun da yeni bir bebeği olmuştu. “Anne, ben zaten uykusuzum, bir de sana bakamam. Hem senin evin daha sakin,” dedi.

Bir anne olarak, çocuklarımın yanında huzur bulmak istedim. Onlara yük olmak istemedim, ama insan yaşlandıkça, yalnızlık daha da ağırlaşıyor. Her sabah, kahvaltı masasını iki kişilik kuruyorum, sonra bir tabağı kaldırıyorum. Hasan’ın sandalyesi hâlâ yerinde duruyor. Onun gömleği, kokusu, her şey olduğu gibi. Bazen camdan dışarı bakıp, geçen insanlara imreniyorum. Komşum Fatma teyze, torunlarıyla parka gidiyor. Ben ise, sadece camdan bakmakla yetiniyorum.

Bir gün, apartmanın girişinde komşum Ayten Hanım’la karşılaştım. “Meryem abla, neden bu kadar solgunsun?” diye sordu. Gözlerim doldu. “Ayten, insan yaşlandıkça, ev daha da büyüyor. Duvarlar üstüme üstüme geliyor. Çocuklarımın yanında olmak istedim ama istemediler,” dedim. Ayten Hanım sarıldı bana. “Bizim zamanımızda, anne-baba baş tacıydı. Şimdi herkes kendi derdinde,” dedi. İçim biraz olsun rahatladı ama o gece yine yalnız uyudum.

Bir akşam, televizyonun karşısında otururken, eski fotoğraflara bakmaya başladım. Serkan’ın sünnet düğünü, Elif’in mezuniyet töreni… O zamanlar ne kadar mutluyduk. Şimdi ise, çocuklarım bana yabancı gibi. Onların hayatında bir misafir gibiyim. Bir gün, Serkan aradı. “Anne, iyi misin?” dedi. “İyiyim oğlum, merak etme,” dedim. Oysa iyi değildim. Her gün, yalnızlığın içinde kayboluyordum.

Bir sabah, kapı çaldı. Postacı, bir zarf getirdi. Belediyeden yaşlılar için etkinlik davetiyesi. Bir an umutlandım. Belki orada yeni arkadaşlar edinirim, dedim. Etkinliğe gittim. Salonda, benim gibi onlarca yaşlı vardı. Herkesin gözlerinde aynı hüzün, aynı yalnızlık. Bir kadın yanıma oturdu. “Benim adım Zeynep,” dedi. “Kızım Almanya’da, oğlum Bursa’da. Kimseye yük olmak istemedim ama insan bazen bir ses duymak istiyor.” Gözlerimiz doldu. O gün, Zeynep’le uzun uzun konuştuk. Birbirimize yalnızlığımızı anlattık. Eve dönerken, içimde bir nebze huzur vardı. Ama gece olunca, yine o sessizlik, yine o boşluk…

Bir gün, Elif aradı. “Anne, torunların seni özledi. Hafta sonu bize gelir misin?” dedi. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Hemen hazırlandım, en güzel elbisemi giydim. Elif’in evine gittiğimde, torunlarım kapıda koşarak bana sarıldı. O an, dünyalar benim oldu. Ama akşam olunca, Elif’in eşi Murat, “Anne, çocuklar büyüdü, ev kalabalık. Senin için en iyisi kendi evinde olmak,” dedi. Yine aynı cümleler, yine aynı yalnızlık. O gece, Elif’in evinde kalamadım. Eve dönerken, yağmur yağıyordu. Islak kaldırımlarda yürürken, gözyaşlarım yağmura karıştı.

Bir sabah, aynaya baktım. Yüzümdeki çizgiler derinleşmiş, saçlarım iyice beyazlamış. “Meryem, sen ne zaman bu kadar yaşlandın?” dedim kendi kendime. İçimde bir isyan vardı. Bir anne, çocuklarının yanında huzur bulmak isterken, neden bu kadar yalnız kalır? O gün, karar verdim. Artık kimseye yük olmayacağım. Kendi ayaklarım üzerinde duracağım. Belediyenin etkinliklerine daha sık gitmeye başladım. Zeynep’le her hafta buluşup sohbet ettik. Ama geceleri, yine o sessizlik, yine o boşluk…

Bir gün, Serkan aradı. “Anne, bir şeye ihtiyacın var mı?” dedi. “Yok oğlum, sağ ol,” dedim. Oysa içimde fırtınalar kopuyordu. Bir anne, sadece yanında olmak ister. Bir ses, bir dokunuş, bir sıcaklık… Ama çocuklarımın hayatında bana yer yoktu. O gece, eski günleri düşündüm. Hasan’la birlikte geçirdiğimiz o güzel yılları… O zamanlar, hayat ne kadar zorduysa da, bir o kadar güzeldi. Şimdi ise, sadece anılarla yaşıyorum.

Bazen düşünüyorum, acaba ben mi yanlış yaptım? Çocuklarımı çok mu serbest bıraktım? Onlara fazla mı fedakârlık ettim? Şimdi ise, onlar kendi hayatlarının peşinde, ben ise yalnızlığın içinde kayboluyorum. Bir anne olarak, tek isteğim, çocuklarımın yanında huzur bulmak. Ama bu şehirde, bu kalabalıkta, insan bazen kendi evinde bile misafir gibi hissediyor.

Her sabah, kahvaltı masasını iki kişilik kuruyorum, sonra bir tabağı kaldırıyorum. Hasan’ın sandalyesi hâlâ yerinde duruyor. Onun gömleği, kokusu, her şey olduğu gibi. Bazen camdan dışarı bakıp, geçen insanlara imreniyorum. Komşum Fatma teyze, torunlarıyla parka gidiyor. Ben ise, sadece camdan bakmakla yetiniyorum.

Bir gün, apartmanın girişinde komşum Ayten Hanım’la karşılaştım. “Meryem abla, neden bu kadar solgunsun?” diye sordu. Gözlerim doldu. “Ayten, insan yaşlandıkça, ev daha da büyüyor. Duvarlar üstüme üstüme geliyor. Çocuklarımın yanında olmak istedim ama istemediler,” dedim. Ayten Hanım sarıldı bana. “Bizim zamanımızda, anne-baba baş tacıydı. Şimdi herkes kendi derdinde,” dedi. İçim biraz olsun rahatladı ama o gece yine yalnız uyudum.

Bir akşam, televizyonun karşısında otururken, eski fotoğraflara bakmaya başladım. Serkan’ın sünnet düğünü, Elif’in mezuniyet töreni… O zamanlar ne kadar mutluyduk. Şimdi ise, çocuklarım bana yabancı gibi. Onların hayatında bir misafir gibiyim. Bir gün, Serkan aradı. “Anne, iyi misin?” dedi. “İyiyim oğlum, merak etme,” dedim. Oysa iyi değildim. Her gün, yalnızlığın içinde kayboluyordum.

Bir sabah, kapı çaldı. Postacı, bir zarf getirdi. Belediyeden yaşlılar için etkinlik davetiyesi. Bir an umutlandım. Belki orada yeni arkadaşlar edinirim, dedim. Etkinliğe gittim. Salonda, benim gibi onlarca yaşlı vardı. Herkesin gözlerinde aynı hüzün, aynı yalnızlık. Bir kadın yanıma oturdu. “Benim adım Zeynep,” dedi. “Kızım Almanya’da, oğlum Bursa’da. Kimseye yük olmak istemedim ama insan bazen bir ses duymak istiyor.” Gözlerimiz doldu. O gün, Zeynep’le uzun uzun konuştuk. Birbirimize yalnızlığımızı anlattık. Eve dönerken, içimde bir nebze huzur vardı. Ama gece olunca, yine o sessizlik, yine o boşluk…

Bir gün, Elif aradı. “Anne, torunların seni özledi. Hafta sonu bize gelir misin?” dedi. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Hemen hazırlandım, en güzel elbisemi giydim. Elif’in evine gittiğimde, torunlarım kapıda koşarak bana sarıldı. O an, dünyalar benim oldu. Ama akşam olunca, Elif’in eşi Murat, “Anne, çocuklar büyüdü, ev kalabalık. Senin için en iyisi kendi evinde olmak,” dedi. Yine aynı cümleler, yine aynı yalnızlık. O gece, Elif’in evinde kalamadım. Eve dönerken, yağmur yağıyordu. Islak kaldırımlarda yürürken, gözyaşlarım yağmura karıştı.

Bir sabah, aynaya baktım. Yüzümdeki çizgiler derinleşmiş, saçlarım iyice beyazlamış. “Meryem, sen ne zaman bu kadar yaşlandın?” dedim kendi kendime. İçimde bir isyan vardı. Bir anne, çocuklarının yanında huzur bulmak isterken, neden bu kadar yalnız kalır? O gün, karar verdim. Artık kimseye yük olmayacağım. Kendi ayaklarım üzerinde duracağım. Belediyenin etkinliklerine daha sık gitmeye başladım. Zeynep’le her hafta buluşup sohbet ettik. Ama geceleri, yine o sessizlik, yine o boşluk…

Bazen düşünüyorum, acaba ben mi yanlış yaptım? Çocuklarımı çok mu serbest bıraktım? Onlara fazla mı fedakârlık ettim? Şimdi ise, onlar kendi hayatlarının peşinde, ben ise yalnızlığın içinde kayboluyorum. Bir anne olarak, tek isteğim, çocuklarımın yanında huzur bulmak. Ama bu şehirde, bu kalabalıkta, insan bazen kendi evinde bile misafir gibi hissediyor.

Sizce, bir anne olarak çocuklarımdan çok şey mi bekliyorum? Yoksa bu yalnızlık, herkesin kaderi mi?