Kimse Kaybolmaz Dediğimiz Yerde
“Yine mi boş?” diye fısıldadım, posta kutusunun metal kapağını titrek elimle kapatırken. Sabahın köründe, apartmanın soğuk merdivenlerinde ayak seslerim yankılandı. Dokuz ay oldu, dokuz koca ay… Oğlum Kaan’dan tek bir haber alamadım. Her gün, her sabah, posta kutusunu açarken içimde bir umut kıpırtısı, ardından hemen gelen o tanıdık hayal kırıklığı.
Kaan kaybolduğunda mart ayıydı. İstanbul’da yağmurun hiç dinmediği, gökyüzünün griye boyandığı günlerdi. O sabah kahvaltı masasında bana bakıp, “Anne, bugün biraz geç döneceğim,” demişti. Gözlerinin altındaki morlukları fark etmiştim ama sormamıştım. Belki de sormalıydım. Belki de o gün onu daha sıkı sarılmalıydım.
Kocam Cemil, kayboluşunun ilk haftasında polise gittiğimizde, “Oğlumuz asla böyle bir şey yapmaz,” demişti. Polisler ise alışkın bakışlarla dosyayı açıp sıradan sorular sormuştu: “Daha önce evi terk etti mi? Arkadaşlarıyla arası nasıldı? Son zamanlarda bir sorun yaşadı mı?” Cemil’in sesi titremişti: “Kaan sessizdir, içine kapanıktır ama asla kaçmaz.”
O günden sonra evimizde sessizlik hâkim oldu. Cemil işe gidip gelmeye devam etti; ben ise işten ayrıldım. Her sabah posta kutusunu kontrol etmek, Kaan’ın odasını havalandırmak, onun sevdiği yemekleri yapmak… Hayatım bunlara dönüştü. Mahalledeki komşular başta çok ilgilendiler. “Bir gelişme var mı?” diye sordular. Sonra yavaş yavaş sormamaya başladılar. Sanki oğlumun yokluğu bulaşıcı bir hastalıkmış gibi bizden uzaklaştılar.
Bir akşamüstü, mutfakta patates soyarken Cemil içeri girdi. Gözleri kızarmıştı. “Helena, bak… Belki de Kaan kendi isteğiyle gitmiştir,” dedi. Sesi çatallıydı. “Belki de bizden kaçmak istedi.”
Bıçak elimde durdu. “Sen ne diyorsun Cemil? Biz kötü anne baba mıydık?”
Cemil başını öne eğdi. “Bilmiyorum… Belki de çok baskı yaptık. Üniversite sınavı, dersler… Hep başarılı olmasını istedik.”
O gece uyuyamadım. Kaan’ın çocukluğunu düşündüm. İlkokulda aldığı teşekkür belgelerini, lisede eve geç geldiği o geceyi… O zaman da çok korkmuştum ama sabaha karşı kapıyı çalmıştı. Şimdi ise kapı hep sessiz.
Bir gün Kaan’ın en yakın arkadaşı Efe geldi. Kapıda durdu, gözleri dolu doluydu. “Teyze… Kaan son zamanlarda çok garipti,” dedi. “Okulda kimseyle konuşmuyordu. Birkaç kez bana ‘Bazen her şeyden kaçmak istiyorum’ dedi.”
Efe’nin sözleri içimi dağladı. Oğlumun acısını görememiş miydim? Onun yalnızlığını fark etmemiş miydim? Kendimi suçladım, her gece aynı kabusu gördüm: Kaan bana sesleniyor ama ben ona ulaşamıyorum.
Polis soruşturması ilerlemedi. Dosya rafta kaldı. Birkaç kez televizyon programlarına çıktım; kayıp ilanları verdik. Ama kimse aramadı, kimse bir şey görmemişti.
Bir gün mahalledeki bakkal Hüseyin Amca bana yaklaştı. “Helena kızım,” dedi, “Bazen gençler bunalıyor, büyük şehirde kaybolmak kolay… Ama sen umudunu kaybetme.”
Umudu kaybetmemek… Herkesin dilinde kolay bir cümleydi bu. Ama geceleri Kaan’ın odasında otururken, onun kokusunu içime çekerken umudu korumak ne kadar zordu bilemezsiniz.
Bir akşam Cemil’le tartıştık. “Sen neden ağlamıyorsun?” diye bağırdım ona. “Sen neden hiçbir şey hissetmiyorsun?”
Cemil’in gözleri doldu: “Ben her gün içimden ağlıyorum Helena! Ama biri güçlü olmalı!”
O gece ilk kez birbirimize sarılıp ağladık. Kaan’ın yokluğu bizi birbirimizden uzaklaştırmıştı ama o gece biraz olsun yakınlaştık.
Aylar geçti. Artık takvimde günleri işaretlemiyorum. Çünkü her yeni gün, oğlumdan haber almadan geçen bir başka acı günü daha ekliyor hayatımıza.
Bir sabah posta kutusunda bir zarf buldum. El yazısıyla adım yazılmıştı: “Helena Hanım.” Ellerim titreyerek açtım zarfı; içinden bir not çıktı:
“Anneciğim,
Biliyorum seni çok üzdüm. Ama kendimi bulmak için gitmem gerekiyordu. Lütfen beni affet. Bir gün döneceğim.
Kaan”
Gözyaşlarım zarfın üzerine damladı. Cemil’e koştum; birlikte okuduk mektubu defalarca… O an anladım ki oğlum yaşıyor ve bir gün dönecek umudu yeniden içime doğdu.
Ama yine de her gece aynı soruyla baş başa kalıyorum: Bir anne ne zaman umudunu yitirir? Ya da gerçekten yitirebilir mi? Siz olsanız ne yapardınız?