Neredeyse Her Şey Yolunda: Bir Akşamın Sessiz Çığlığı
— Yine mi geç kalacaksın? diye sordu Kadir telefonda, sesi yorgun ve biraz da kırgın geliyordu. Sanki aramızdaki mesafe sadece kilometrelerle değil, yılların biriktirdiği suskunluklarla da ölçülüyordu.
— Evet, Kadir. On bire kadar buradayım, belki daha da uzun. Bugün yine tedarikçilerle sorun çıktı, depoya yeni mallar geldi, hepsini kontrol etmem gerekiyor. dediğimde, bir yandan bilgisayarda müşterilere mail atıyor, diğer elimle soğumuş çayı karıştırıyordum. Fincan, masanın ucunda tehlikeli bir şekilde sallanıyordu; tıpkı hayatım gibi, her an düşecekmiş gibi.
Kadir’in sesi telefonda daha da uzaklaştı:
— Zeynep yine seni bekliyor. Bugün okulda anneler günü için şiir ezberlemiş. Akşam birlikte çalışmak istiyordu.
İçimden bir şeyler koptu o an. Kızım Zeynep’in gözleri geldi aklıma; bana her akşam sarılmak için koşuşu, ama çoğu zaman kapının önünde uyuyakalışı…
— Elimden geleni yapacağım, dedim ama sesim bile inandırıcı gelmedi bana. Kadir telefonu kapattıktan sonra ofisteki sessizlik daha da ağırlaştı. Herkes çoktan gitmişti; sadece ben ve bilgisayar ekranının soğuk ışığı kalmıştı.
İstanbul’da bir tekstil firmasında muhasebeciyim. İşim iyi, maaşım fena değil ama her gün biraz daha tükeniyorum. Sabah altıda kalkıp evde kahvaltı hazırlıyorum, Zeynep’i okula bırakıyorum, sonra iki saat trafikte boğulup işe varıyorum. Akşamları ise işler hiç bitmiyor; patronum sürekli yeni raporlar istiyor, tedarikçilerle kavga etmekten yoruldum. Eve döndüğümde ise Kadir’in sessizliği ve Zeynep’in kırgın bakışları karşılıyor beni.
Bir keresinde anneme dert yanmıştım:
— Anne, bazen nefes alamıyorum. Sanki herkes benden bir şey bekliyor ama ben kendimden bile bir şey bekleyemiyorum artık.
Annemin cevabı kısa ve netti:
— Kızım, hayat böyledir. Kadın olmak kolay mı sandın? Biz de zamanında çok çektik. Sabret.
Ama sabır… Sabır ne kadar sürerdi ki? Herkesin sabrı bir yere kadardı.
O gece eve vardığımda saat on biri geçmişti. Kadir salonda televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Zeynep’in odasına girdiğimde ise küçük kızım yatağında kıvrılmış, elinde bana yazdığı şiirle uyuyordu:
“Annem geceleri yıldız gibi,
Bazen uzak, bazen yakın bana.
Ama ben hep beklerim onu,
Bir gün erken gelir diye.”
Şiiri okurken gözlerimden yaşlar süzüldü. Kendimi suçlu hissettim; hem iyi bir anne olamıyordum, hem de işte yeterince başarılı değildim. Kadir’le aramızdaki mesafe ise her geçen gün biraz daha açılıyordu. Eskiden birlikte kahvaltı eder, akşamları dertleşirdik. Şimdi ise konuşmalarımız sadece Zeynep’in okul durumu ya da faturalar üzerineydi.
Bir sabah kahvaltıda Kadir’le tartıştık:
— Senin için işin her şeyden önemli galiba! dedi öfkeyle.
— Peki ya sen? Sen de çalışıyorsun ama eve gelince hiçbir şeye karışmıyorsun! dedim ben de sesimi yükselterek.
Kadir kaşığını masaya bıraktı:
— Ben de yoruluyorum! Ama Zeynep’in annesine ihtiyacı var. Ben onunla ilgilenemem.
O an anladım ki bu evde herkes yalnızdı aslında. Ben işte yalnızdım, Kadir evde yalnızdı, Zeynep ise ikimizin arasında kaybolmuştu.
Bir gün işyerinde patronum aradı:
— Ayşe Hanım, bu ay fazla mesai yapmanız gerekecek. Siparişler yetişmiyor.
O an içimde bir şeyler koptu. Gözlerim doldu ama kendimi tutmaya çalıştım:
— Peki efendim, elimden geleni yaparım.
O akşam eve dönerken otobüste camdan dışarı baktım; İstanbul’un ışıkları gözlerimi kamaştırıyordu ama içimdeki karanlık hiç dağılmıyordu. Yanımdaki kadın telefonda annesiyle konuşuyordu:
— Anneciğim, çocuklar yine ateşlenmiş…
Herkesin bir derdi vardı bu şehirde; kimse mutlu değildi aslında.
Bir gece Zeynep ateşlendi. Kadir panikle beni aradı:
— Ayşe! Hemen gelmen lazım, Zeynep çok kötü.
O an işyerinden çıkıp taksiye atladım. Eve vardığımda Zeynep’in yanakları kıpkırmızıydı; gözleriyle bana bakıp fısıldadı:
— Anne… Gitme…
O gece başında sabaha kadar bekledim. Sabah olduğunda Zeynep’in ateşi düşmüştü ama ben artık eski ben değildim. O an karar verdim; hayatımı değiştirmeliydim.
Ertesi gün işyerine gidip patronuma istifa mektubumu verdim:
— Ayşe Hanım, emin misiniz? dedi şaşkınlıkla.
— Evet, dedim kararlı bir şekilde. Kızımın yanında olmam gerekiyor artık.
Eve döndüğümde Kadir şaşkındı:
— Ne yapacaksın şimdi? Para kazanmak kolay mı sanıyorsun?
— Bilmiyorum Kadir… Ama bildiğim tek şey var: Artık kızımı kapının önünde uyurken bulmak istemiyorum.
İşsiz kaldığım ilk haftalarda çok zorlandık; faturalar birikti, alışveriş listesi kısaldı. Ama Zeynep’in yüzündeki gülümseme her şeye değerdi. Akşamları birlikte şiir ezberledik, sabahları kahvaltıyı birlikte hazırladık. Kadir’le de zamanla daha çok konuşmaya başladık; belki de ilk kez birbirimizi gerçekten dinledik.
Şimdi düşünüyorum da… Hayatta her şey yolunda gibi görünse de aslında içimizde fırtınalar kopuyor olabilir. Sizce de bazen en büyük cesaret, alışkanlıklarımızdan vazgeçmek değil mi? Yoksa hepimiz bu şehirde biraz eksik mi kalıyoruz?