İki Dünya Arasında: Kocamın Hayali ve Benim Köklerim Arasında Sıkışıp Kaldım

“Senin için mi yaşayacağım, yoksa kendi hayallerim için mi?” Mehmet’in sesi, mutfakta yankılandı. O an, elimdeki çay bardağı titredi. Gözlerimi kaçırdım, çünkü onun gözlerinde gördüğüm kararlılık, beni korkutuyordu. Yıllardır süren tartışmalarımızın bir yenisiydi bu, ama bu kez farklıydı. Bu kez, Mehmet’in gözlerinde bir çocuk gibi inatçı, ama bir yetişkin gibi yorgun bir bakış vardı.

Ben, Elif. İstanbul’un göbeğinde, Kadıköy’de doğup büyüdüm. Annemle babam hâlâ aynı apartmanda oturuyorlar. Onların yanında, alıştığım düzenin içinde, her sabah simit kokusuyla uyanmaya alışmışım. Mehmet ise, Yozgat’ın küçük bir köyünde doğmuş, çocukluğunu tarlalarda koşarak geçirmiş. Üniversitede tanıştık, ilk başlarda farklılıklarımızı eğlenceli buluyorduk. O bana köydeki yıldızlı geceleri, ben ona şehirdeki kalabalık sokakları anlatıyordum. Ama evlilik, hayallerimizi birleştirmek yerine, bizi iki ayrı dünyaya savurdu.

Mehmet’in köyde yaşama hayali, evliliğimizin ilk günlerinden beri vardı. Önce şakayla karışık söylüyordu: “Bir gün seni köye götüreceğim, Elif.” Ben de gülüp geçiyordum. Ama zamanla, bu hayal bir takıntıya dönüştü. Şehirdeki hayatı, kalabalığı, gürültüyü, apartman dairesinde sıkışıp kalmayı her fırsatta eleştirir oldu. Ben ise, ailemin yanında, alıştığım düzenin içinde kalmak istiyordum. Annem her hafta sonu bize gelir, babam akşamları arar, “Kızım, bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye sorardı. Mehmet ise, bu ilgiden rahatsız olurdu. “Senin ailenle evlendim sanki, Elif. Bizim de bir hayatımız olsun artık,” derdi.

Bir gün, annem aradı: “Bu hafta sonu mutlaka gelin, baban seni çok özledi.” Mehmet’in yüzü asıldı. “Yine mi annenler?” dedi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. “Mehmet, onlar benim ailem. Onları görmeden duramam,” dedim. O ise, “Benim ailem de var, ama sen hiç gitmek istemiyorsun,” diye çıkıştı. Tartışma büyüdü, sesler yükseldi. Sonunda, “Tamam, bu hafta sonu senin ailenle gidelim, sonra da benim köye gidelim,” diye anlaştık.

O hafta sonu, ailemin evine gittiğimizde, annem kapıda sarıldı bana. Babam, Mehmet’e çay ikram etti. Her şey normaldi, ama Mehmet’in yüzünde bir huzursuzluk vardı. Annem, “Mehmet, nasılsın oğlum?” diye sorduğunda, Mehmet başını eğdi. Akşam yemeğinde, babam köydeki eski günlerden bahsetti. Mehmet birden, “Elif’i de köye götürmek istiyorum, orada yaşamak istiyorum,” dedi. Annem ve babam şaşkınlıkla bana baktı. Annem, “Kızım, sen köyde ne yapacaksın?” dedi. Ben ise, “Bilmiyorum anne, Mehmet’in hayali bu,” dedim. O an, sofrada bir sessizlik oldu. Babam, “Her insanın kökleri önemlidir, ama aile olmak da fedakarlık ister,” dedi. Mehmet ise, “Ben de fedakarlık yapıyorum, ama Elif hiç istemiyor,” diye cevap verdi. O an, gözlerim doldu. Annem elimi tuttu, “Kızım, mutlu musun?” diye fısıldadı. Cevap veremedim.

O gece, evde Mehmet’le tartıştık. “Senin ailenin yanında ben hep yabancıyım, Elif. Sen hiç benim aileme, köyüme gitmek istemiyorsun. Hep şehir, hep senin düzenin,” dedi. Ben ise, “Ben burada doğdum, burada büyüdüm. Annem, babam, arkadaşlarım burada. Senin hayalin için her şeyimi bırakmamı istiyorsun,” dedim. Mehmet, “Ben de senin için şehirde kaldım yıllarca. Bir kez olsun benim hayalime ortak ol,” diye yalvardı. O an, içimde bir boşluk hissettim. Hangimiz haklıydık? Hangimizin hayali daha değerliydi?

Ertesi sabah, annem kahvaltı hazırlamıştı. Mehmet masaya oturmadı. Pencerenin önünde, dışarıya bakıyordu. Annem, “Mehmet, gel oğlum, birlikte yiyelim,” dedi. Mehmet başını çevirmedi. Ben ise, annemin gözlerindeki endişeyi gördüm. Kahvaltı boyunca kimse konuşmadı. Babam, “Evlatlarım, hayat kısa. Birbirinizi üzmeyin,” dedi. Mehmet ise, “Bazen insanın kendi yolunu çizmesi gerekir,” diye mırıldandı. O an, annem ağlamaya başladı. Ben, annemi teselli etmeye çalışırken, Mehmet kapıyı çarpıp dışarı çıktı.

O gün, Mehmet’le hiç konuşmadık. Akşam eve dönerken, arabada sessizlik hakimdi. Mehmet, “Köye gitmek istiyorum. Birkaç gün kalacağım,” dedi. Ben ise, “Ben gelmek istemiyorum,” dedim. Mehmet, “O zaman ben yalnız giderim,” dedi. Eve vardığımızda, Mehmet valizini hazırladı. Kapıdan çıkarken, “Belki de biraz ayrı kalmamız iyi olur,” dedi. O an, içimde bir fırtına koptu. Mehmet’in arkasından bakarken, gözyaşlarımı tutamadım.

Mehmet köye gittiğinde, her gün aramadı. Ben ise, annemle babamın yanında kalmaya başladım. Annem, “Kızım, evlilik böyle mi olmalı?” diye sordu. Ben ise, “Bilmiyorum anne. Mehmet’in hayaliyle benim hayatım arasında sıkıştım kaldım,” dedim. Arkadaşlarım, “Biraz zaman ver, belki özlersiniz birbirinizi,” dediler. Ama günler geçtikçe, içimdeki boşluk büyüdü. Mehmet’ten bir mesaj geldi: “Köydeyim, huzurluyum. Sen de gelmek ister misin?” O an, ne cevap vereceğimi bilemedim.

Bir akşam, babamla balkonda otururken, “Elif, hayatında ne istiyorsun?” diye sordu. Uzun uzun düşündüm. Şehirdeki hayatımı, ailemi, arkadaşlarımı bırakmaya hazır mıydım? Yoksa Mehmet’in hayali için her şeyimi feda mı etmeliydim? O gece, sabaha kadar uyuyamadım. Mehmet’in çocuk gibi inatçı hayaliyle, benim köklerime olan bağlılığım arasında sıkışıp kalmıştım.

Bir hafta sonra, Mehmet döndü. Eve geldiğinde, yüzünde bir huzur vardı. “Köyde çok düşündüm, Elif. Belki de seninle benim hayallerimiz hiçbir zaman birleşmeyecek,” dedi. O an, içimde bir korku hissettim. “Ne demek istiyorsun?” diye sordum. Mehmet, “Belki de biraz ayrı kalmamız gerekiyor. Senin köklerin burada, benimkiler orada. Belki de birbirimizi özgür bırakmalıyız,” dedi. Gözlerim doldu. “Mehmet, ben seni seviyorum. Ama kendimden de vazgeçemem,” dedim. Mehmet, “Ben de seni seviyorum, ama hayallerimden vazgeçemem,” dedi.

O gece, sabaha kadar düşündüm. Evlilik, iki insanın hayallerini birleştirmek mi, yoksa birbirine feda etmek mi demekti? Annem, “Kızım, hayat kısa. Kendi mutluluğunu düşün,” dedi. Babam ise, “Her insanın kökleri önemlidir, ama bazen yeni kökler de ekmek gerekir,” dedi. Mehmet’le konuşmaya karar verdim. “Mehmet, belki de bir yolunu bulabiliriz. Belki de hem şehirde, hem köyde yaşayabiliriz. Ama birbirimizi kaybetmek istemiyorum,” dedim. Mehmet, uzun uzun düşündü. “Belki de denemeliyiz,” dedi.

Şimdi, aradan aylar geçti. Hâlâ kesin bir karar vermedik. Bazen köye gidiyoruz, bazen şehirde kalıyoruz. Ama içimde hâlâ bir huzursuzluk var. Acaba doğru mu yapıyorum? Köklerimden vazgeçmeden, Mehmet’in hayaline ortak olabilir miyim? Ya da bir gün, ikimiz de birbirimizin dünyasında kaybolur muyuz?

Siz olsanız ne yapardınız? Hayallerinizden mi, yoksa köklerinizden mi vazgeçerdiniz? Yorumlarınızı merak ediyorum…