Kırk Yaşında Yalnızlık: Bir Dağ Yolculuğunun Hayatımı Değiştirdiği An

“Yeter artık!” diye bağırdım kendi kendime, elimdeki şarap kadehini masaya biraz fazla sert bırakırken. O an, kırkıncı yaş günümde, İstanbul’daki küçük ama şık dairemde, yalnız başıma oturuyordum. Annem aramış, “Kızım, yine mi yalnızsın? Bak, komşunun kızı evlendi, çocuk yaptı. Sen ne zaman birini bulacaksın?” diye sormuştu. Babam ise her zamanki gibi sessizdi, ama onun da hayal kırıklığını hissediyordum. Arkadaşlarımın çoğu evli, çocuklu, akşamları aileleriyle vakit geçirirken, ben işten eve gelip Netflix’te rastgele bir dizi açıyor, marketten aldığım hazır yemekleri ısıtıp yemeğimi tek başıma yiyordum. Herkesin dışarıdan imrendiği o kariyer kadınıydım: iyi bir iş, güzel bir ev, arabam, yurtdışı tatilleri… Ama içimde kocaman bir boşluk vardı. O gece, aynada kendime bakarken, “Gerçekten mutlu musun, Elif?” diye sordum. Gözlerim doldu, çünkü cevabım yoktu.

Ertesi sabah, ani bir kararla, telefonumu kapattım, birkaç parça eşya attım sırt çantama ve arabaya atlayıp Bolu’nun dağlarına doğru yola çıktım. Anneme sadece, “Biraz kafa dinlemeye gidiyorum, merak etme,” diye kısa bir mesaj attım. Yol boyunca kafamda annemin sesi yankılanıyordu: “Kırk yaşına geldin, hâlâ yalnızsın. İnsan biraz çaba gösterir, değil mi?” Oysa ben çaba göstermemiş miydim? Üniversiteden beri çalışıyor, kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyordum. Aşkı da denedim, evliliği de düşündüm. Ama ya karşıma çıkanlar hazır değildi, ya da ben onların istediklerini veremiyordum. Bir noktadan sonra, yalnızlık alışkanlık oldu. Ama alışmak, kabullenmek demek değildi.

Bolu’ya vardığımda, dağ köylerinden birinde küçük bir pansiyona yerleştim. Pansiyonun sahibi, yaşlı bir kadın olan Fatma Teyze, beni sıcak bir şekilde karşıladı. “Kızım, yüzün asık. Dertli misin?” diye sordu. Gülümsedim, “Biraz kafa dinlemeye geldim, Fatma Teyze,” dedim. O ise, “Burada herkesin derdi var. Dağlar, insanın içini açar. Belki senin de derdin hafifler,” dedi. O gece, odama çekildiğimde, pencereden karanlık dağlara bakıp ağladım. O kadar uzun zamandır güçlü olmaya çalışıyordum ki, ağlamayı bile unutmuşum. Sabah uyandığımda, gözlerim şişmişti ama içimde garip bir hafiflik vardı.

Köydeki ikinci günümde, yürüyüşe çıktım. Ormanda, ağaçların arasında kaybolmuş gibi hissettim kendimi. Birden, arkamdan bir ses duydum: “Yardım edeyim mi?” Döndüm, karşımda köyün gençlerinden biri, Mehmet, elinde bir sepetle bana bakıyordu. “Yolunuzu kaybettiniz galiba,” dedi gülerek. Utandım, “Biraz kafamı kaybettim galiba,” dedim. Mehmet, “Buralar insana iyi gelir. Ben de bazen kaçıp gelirim. Şehir insanı yoruyor,” dedi. Birlikte köyün yolunu bulduk. Yol boyunca sohbet ettik. Mehmet, İstanbul’da doğmuş, ama büyükşehir hayatından bıkıp köye dönmüş. “Burada hayat yavaş, ama huzurlu,” dedi. Onunla konuşurken, ilk defa biri beni yargılamadan dinliyordu. Ne evlilik baskısı, ne kariyer yarışı… Sadece iki insan, iki yalnız ruh, dağların arasında yürüyordu.

O akşam, Fatma Teyze’nin hazırladığı sofrada, köyün kadınlarıyla oturdum. Herkes hikayesini anlatıyordu. Bir kadın, “Kocam öldü, çocuklarım şehirde. Ben burada yalnızım ama alıştım,” dedi. Bir diğeri, “Gençken evlenmek istemedim, şimdi pişmanım,” diye iç çekti. O an fark ettim ki, yalnızlık sadece bana ait bir acı değilmiş. Herkesin bir yalnızlığı varmış. Ama bazıları bunu kabullenmiş, bazıları ise hâlâ savaş veriyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, Mehmet’le dışarı çıktık. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. “Elif, neden bu kadar üzgünsün?” diye sordu. Bir anda içimde ne varsa döküldü: “Kırk yaşındayım, ailem benden evlilik bekliyor, arkadaşlarımın hayatı bambaşka. Ben ise ne istediğimi bilmiyorum. Sanki herkesin yolunu bulduğu bir dünyada, ben kaybolmuş gibiyim.” Mehmet, “Belki de herkes kaybolmuştur, sadece iyi saklıyorlardır,” dedi. O an, içimde bir şey kırıldı. Yıllardır kendimi suçladığım, eksik hissettiğim her şeyin aslında bana ait olmadığını fark ettim. Toplumun, ailenin, çevrenin yüküydü bu. Ben ise sadece kendim olmak istiyordum.

O günlerden sonra, köyde geçirdiğim her gün, biraz daha hafifledim. Sabahları erken kalkıp dağlarda yürüyüşe çıktım, köy kadınlarıyla ekmek yaptım, çocuklarla oyun oynadım. Mehmet’le uzun sohbetler ettik. Bir gün, bana, “Hayatını değiştirmek ister misin?” diye sordu. “Bilmiyorum,” dedim. “Belki de değişmekten korkuyorum.” O ise, “Korkmak normal. Ama bazen korkunun üstüne gitmek gerekir,” dedi. O an düşündüm: İstanbul’a dönüp aynı hayatı yaşamaya devam edebilir miyim? Yoksa burada, yeni bir başlangıç yapabilir miyim?

Bir akşam, annem aradı. “Kızım, ne zaman döneceksin? Merak ettik,” dedi. Sesinde endişe vardı. Ona, “Anne, burada çok huzurluyum. Belki biraz daha kalırım,” dedim. Annem, “Bak, yaşın geçiyor. Herkes evleniyor, çocuk yapıyor. Sen de artık düşün,” dedi. O an, “Anne, ben mutlu olduğum yerdeyim. Belki de evlilik, çocuk sahibi olmak herkes için değildir,” dedim. Annem sustu, sonra, “Sen bilirsin,” dedi ama sesinde bir kırgınlık vardı. O gece, uzun uzun düşündüm. Ailem için mi yaşıyorum, yoksa kendim için mi?

Köyde geçirdiğim bir ayın sonunda, İstanbul’a dönmeye karar verdim. Ama bu kez farklıydım. Artık yalnızlığımı bir eksiklik olarak görmüyordum. Kendi başıma da mutlu olabileceğimi, hayatın sadece evlilik ve çocuklardan ibaret olmadığını anlamıştım. Mehmet’le vedalaşırken, “Belki bir gün geri gelirim,” dedim. O ise, “Kapımız her zaman açık,” dedi. Arabaya binerken, gözlerim doldu. Ama bu kez, gözyaşlarım acıdan değil, hafiflikten akıyordu.

Şimdi, İstanbul’daki evimde, yine yalnızım. Ama artık yalnızlığım bana ağır gelmiyor. Kendi seçimlerimin, kendi yolumun değerini biliyorum. Belki bir gün, hayatıma biri girer. Belki de girmez. Ama artık biliyorum ki, mutluluk başkalarının beklentilerinde değil, insanın kendi kalbinde saklı.

Siz hiç, toplumun ve ailenizin beklentilerinden sıyrılıp, gerçekten ne istediğinizi düşündünüz mü? Yalnızlık, gerçekten bir eksiklik mi, yoksa bir özgürlük mü?