Eşim ve Kayınvalidemin Sofrası, Benim Bayat Yemeklerim

“Yine mi kuru fasulye?” diye içimden geçirirken, mutfaktan gelen kahkahalar kulağımı tırmalıyordu. Kapıdan içeri adımımı attığımda, ayakkabılarımı çıkarmadan önce bile burnuma gelen o taze börek kokusu, midemi bir kez daha burkuyordu. Eşim Elif ve kayınvalidem Şükran Hanım, mutfak masasında karşılıklı oturmuş, önlerinde çeşit çeşit tabaklar, ellerinde çay bardakları, televizyonun sesi fonda hafifçe çalıyor. Ben ise, işten döndüğümde her zamanki gibi tezgahın köşesinde, üzeri streç filmle kaplanmış bayat yemeklerle baş başa kalıyordum.

“Hoş geldin, Halil,” dedi Elif, gözlerini bir an bile benden ayırmadan. Sanki eve gelen bir misafirdim, evin erkeği değil. Şükran Hanım ise, “Yorulmuşsundur, oğlum. Elif, Halil’e de bir tabak koysana,” dedi ama sesi öylesine, alışkanlıktan. Elif ise, “Koydum anne, dolapta. Isıtırsın,” deyip tekrar sohbetine döndü. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki bu evde ben fazlalıktım, sanki bu sofrada bana yer yoktu.

İşten yeni dönmüştüm. Sabahın köründe kalkıp, İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna, tamir işleri için koşturuyordum. Arkadaşım Murat’ın kurduğu küçük tamirci şirketinde çalışıyordum; evlere gidip musluk tamir ediyor, priz değiştiriyor, bazen de eski kombileri onarıyordum. Herkes bana “usta” derdi ama cebimdeki para, ay sonunu zor getiriyordu. Elif’in ise bir süredir iş bulamadığını biliyordum, ama annesiyle birlikte evde geçirdikleri zaman, bana ait olmayan bir dünyaydı sanki.

Bir akşam, eve biraz erken döndüm. Kapıyı açtığımda, mutfaktan gelen sesler daha da yüksekti. Şükran Hanım, “Elif, şu içli köfteleri fırına ver, ben de salatayı karıştırayım,” diyordu. İçeri girdiğimde, masada zeytinyağlı yaprak sarma, kısır, börek, içli köfte… Hepsi taptaze, hepsi özenle hazırlanmış. “Misafir mi var?” diye sordum, şaşkınlıkla. Elif, “Yok, annemle canımız çekti, yaptık,” dedi. O an, içimde bir burukluk daha büyüdü. Benim için hiçbir zaman böyle bir sofra kurulmamıştı. Hatta çoğu zaman, akşam yemeğim sabahın kalanından ibaretti.

Bir gün, işten eve dönerken markete uğradım. Elimde bir poşet dolusu ucuz makarna ve bir kutu yoğurtla eve geldim. Elif ve Şükran Hanım yine mutfakta, bu kez mantı yapıyorlardı. “Halil, sen ne aldın öyle?” dedi Elif, yüzünde hafif bir küçümseme. “Biraz makarna, yoğurt… Akşam yemeği için,” dedim. Şükran Hanım, “Biz mantı yaptık, istersen sen de ye,” dedi ama sesi öylesine, sanki zorunluluktan. Masaya oturdum, ama mantıdan bir tabak bile önüme konmadı. Onlar kendi aralarında konuşurken, ben sessizce makarnamı karıştırıyordum. O an, gözlerim doldu. Bir lokma bile geçmedi boğazımdan.

Bir gece, Elif’le tartıştık. “Neden bana hiç özel bir yemek yapmıyorsun?” dedim. “Senin için uğraşmaya vaktim yok, annemle sohbet etmek daha iyi geliyor,” dedi. “Ama ben de bu evin bir parçasıyım,” dedim, sesim titreyerek. “Halil, sen zaten hep dışardasın. Eve gelince de ya yorgunsun ya da suratın asık. Annemle ben de kendimize bakıyoruz,” dedi. O an, kendimi bu evde bir yabancı gibi hissettim. Sanki varlığım sadece faturaları ödemek, evin eksiklerini tamamlamak içindi.

Bir sabah, işe gitmek için hazırlanırken, mutfakta Elif ve Şükran Hanım’ın fısıldaştığını duydum. “Halil’in morali bozuk, farkında mısın?” dedi Şükran Hanım. Elif ise, “Ne yapayım anne, ben de yoruldum. Sürekli şikayet ediyor, hiç mutlu olmuyor,” dedi. O an, kapının arkasında durup gözyaşlarımı tuttum. Kimseye yük olmak istememiştim, ama artık bu evde bir fazlalık olduğumu hissediyordum.

Bir akşam, işten dönerken elimde bir demet karanfil getirdim. Belki Elif’in gönlünü alırım, belki biraz olsun aramız düzelir diye umut ettim. Kapıdan girince, Elif ve Şükran Hanım yine sofrada, bu kez televizyon dizisine dalmışlardı. Çiçekleri masanın üzerine bıraktım. Elif, “Ne gerek vardı Halil, masraf etmişsin,” dedi. Şükran Hanım ise, “Oğlum, sen kendine bak, çiçekle olmaz bu işler,” dedi. O an, içimdeki umut kırıntıları da yok oldu.

Bir gece, uykum kaçtı. Salona geçtim, pencerenin önünde oturdum. Dışarıda yağmur yağıyordu. İçimde bir boşluk, bir yalnızlık… Kendi kendime sordum: “Ben bu evde neden varım? Sadece çalışıp para getirmek için mi? Bir sofrada yerim yoksa, bu evde yerim var mı?”

Ertesi gün, işten dönerken Murat’la bir çay bahçesinde oturduk. Ona içimi döktüm. “Murat, evde kendimi yabancı gibi hissediyorum. Eşim ve kayınvalidem bana karşı ilgisiz. Sanki sadece bir tamirciyim, başka bir şey değilim,” dedim. Murat, “Halil, bazen insanlar en yakınındakini en çok unutur. Belki de seninle konuşmaları, dertleşmeleri gerek,” dedi. Ama ben artık konuşacak gücü bulamıyordum.

Bir akşam, eve döndüğümde Elif ve Şükran Hanım’ın sesi daha da yüksekti. “Halil yine geç kaldı, zaten hep böyle,” dedi Elif. Şükran Hanım ise, “Oğlum çalışıyor, yoruluyor. Ama sen de haklısın, evde bir huzur yok,” dedi. O an, içeri girdim ve “Ben bu evde huzur bulamıyorum,” dedim. Sessizlik oldu. Elif bana baktı, gözlerinde bir öfke, bir kırgınlık. “Halil, ne istiyorsun?” dedi. “Bir tabak sıcak yemek, bir çift güzel söz… Fazlasını istemiyorum,” dedim. Şükran Hanım, “Oğlum, herkesin derdi var. Sen de biraz sabret,” dedi. Ama sabrım tükenmişti.

O gece, ilk kez Elif’le uzun uzun konuştuk. “Elif, ben bu evde kendimi yalnız hissediyorum. Seninle paylaşacak bir şeyim kalmadı. Sadece yemek değil, hayatı da paylaşmak istiyorum,” dedim. Elif, gözlerini kaçırdı. “Bilmiyorum Halil, belki de birbirimize yabancılaştık,” dedi. O an, içimde bir şeylerin bittiğini hissettim.

Şimdi, her akşam eve dönerken, mutfaktan gelen kahkahalar ve yemek kokuları arasında, kendi yalnızlığımı dinliyorum. Bayat yemeklerle, kırık bir kalple, bu evde var olmaya çalışıyorum. Belki de en çok, bir sofrada yerim olmadığını bilmek acıtıyor insanı. Sizce, bir evde sofrada yer bulamayan biri, o evde gerçekten var olabilir mi?