56 Yaşındayım ve Hiç Evlenmedim – Ama Asla Yalnız Değilim!
“Yine mi yalnızsın, Sevil?” Annemin sesi, mutfağın kapısından içeri sızan soğuk hava gibi titrek ve sitemkâr. Elimdeki çay bardağını masaya bırakırken, gözlerim pencereden dışarıya, gri gökyüzüne kayıyor. 56 yaşındayım ve annem hâlâ bana evlenip evlenmediğimi soruyor. Oysa ben, yıllardır yalnızlığın ne demek olduğunu unuttum. Çünkü yalnızlık, insanın kalabalıklar içinde hissettiği bir şeydir, evde bir başına oturmakla alakası yoktur.
Hayatım boyunca hiç evlenmedim. Evet, doğru duydunuz. Ne bir düğünüm oldu, ne de bir gelinliğim. Ama ben, asla yalnız kalmadım. Çünkü hayat bana, en büyük armağanı verdi: kızım Derya’yı. Onu ilk kucağıma aldığımda, içimdeki korku ve utanç, yerini tarifsiz bir sevgiye bıraktı. O zamanlar 23 yaşındaydım. Üniversiteyi yeni bitirmiş, hayata atılmaya çalışıyordum. Derya’nın babası, Murat, Polonya’dan Türkiye’ye öğrenci değişimiyle gelmişti. Kısa bir yaz aşkıydı bizimkisi. O kadar hızlı gelişti ki, ne olduğunu anlamadan kendimi hamile buldum. Murat, ülkesine döndü ve bir daha ondan haber alamadım. Ne bir adres, ne bir telefon… Sadece bir yaz, bir isim ve içimde büyüyen bir can.
Ailem bu haberi aldığında, evde kıyamet koptu. Babam günlerce konuşmadı benimle. Annem ise gözyaşlarıyla, “Kim ne der, Sevil? Mahallede yüzümüze bakamazlar!” diye feryat etti. Ama ben, Derya’dan asla vazgeçmedim. Onu doğurdum, büyüttüm, tek başıma hem anne hem baba oldum. Yıllar boyunca, mahalledeki kadınların fısıltılarına, akrabaların imalı bakışlarına, iş yerindeki dedikodulara göğüs gerdim. Herkesin bir lafı vardı: “Kız başına çocuk mu büyütülürmüş?”
Derya büyüdükçe, hayatımın anlamı oldu. Onun ilk adımlarını, ilk kelimelerini, okulda aldığı ilk takdir belgesini gözyaşlarıyla izledim. O, benim gururumdu. Ama her Anneler Günü’nde, babalar gününde, gözlerinde bir eksiklik, bir soru işareti gördüm. “Anne, babam kim?” diye sorduğunda, içimden bir parça kopardı. Ona hep dürüst oldum. “Babanı tanımıyorum kızım. O da seni hiç tanımadı. Ama ben seni iki kişilik sevdim.”
Derya, zekâsı ve çalışkanlığıyla hep öne çıktı. Liseyi birincilikle bitirdi, Boğaziçi Üniversitesi’nde bilgisayar mühendisliği okudu. Şimdi büyük bir teknoloji şirketinde çalışıyor, beş dil biliyor, dünyayı geziyor. Geçen yıl evlendi. Düğününde, herkesin gözleri bana çevrildi. “Sevil Hanım, bak kızınız ne kadar başarılı oldu. Demek ki tek başına da çocuk büyütülüyormuş.” O an, yıllardır içimde biriken tüm acılar, gözyaşlarıyla birlikte aktı gitti.
Ama hayat, her zaman kolay olmadı. Derya çocukken, maddi sıkıntılarla boğuştum. Geceleri dikiş diktim, gündüzleri muhasebecilik yaptım. Bazen elektrik faturasını ödeyemedim, bazen Derya’ya istediği oyuncağı alamadım. Ama ona asla yalan söylemedim. “Kızım, bugün paramız yok. Ama yarın olacak.”
Ailemin desteği ise, çoğu zaman eksikti. Babam, Derya’yı asla kabul etmedi. Torununu ilk kez 10 yaşında gördü, o da annemin ısrarıyla. O gün, Derya’nın gözlerindeki heyecanı ve babamın yüzündeki utancı asla unutamam. “Baba, bu Derya. Senin torunun.” dedim. Babam, başını eğdi, “Allah affetsin kızım.” dedi sadece. O günden sonra, aramızdaki buzlar biraz eridi ama hiçbir zaman tam anlamıyla bir aile olamadık.
Mahallede ise, insanlar yıllarca arkamdan konuştular. “Sevil’in kızı babasız büyüyor, yazık.” dediler. Derya, okulda bazen arkadaşlarının alaylarına maruz kaldı. Bir gün eve ağlayarak geldi. “Anne, herkesin babası var, benim neden yok?” O gece, sabaha kadar ağladım. Ama sabah olunca, Derya’nın gözlerine baktım ve dedim ki: “Senin annen var, hem de dünyadaki en güçlü anne.”
Yıllar geçti, Derya büyüdü, ben yaşlandım. Şimdi 56 yaşındayım. Hiç evlenmedim, hiç bir erkeğin soyadını taşımadım. Ama asla yalnız kalmadım. Kızım, bana hem evlat, hem dost, hem sırdaş oldu. Onun başarılarıyla gurur duydum, onun mutluluğuyla mutlu oldum. Şimdi o evli, kendi hayatını kurdu. Bazen yalnız hissediyorum, evet. Ama bu yalnızlık, bana acı vermiyor. Çünkü hayatım boyunca, kendi seçimlerimin arkasında durdum.
Geçenlerde, eski bir arkadaşım aradı. “Sevil, hiç pişman oldun mu? Keşke evlenseydin, bir yuvan olsaydı…” dedi. Durdum, düşündüm. Evet, bazen keşke dedim. Özellikle Derya küçükken, geceleri ağladığında, yanında bir omuz aradım. Ama sonra aynaya baktım ve kendime sordum: “Sen olmasaydın, Derya olur muydu?” Hayır, olmazdı. O yüzden, hiçbir şeyden pişman değilim.
Şimdi, pencereden dışarı bakarken, hayatımın muhasebesini yapıyorum. Evet, toplumun gözünde eksik kaldım belki. Ama kendi gözümde, tamamlandım. Çünkü bir çocuğu tek başına büyütmek, hem cesaret hem de sevgi ister. Ben bu sevgiyi, her gün Derya’ya verdim. Onun gözlerindeki mutluluk, bana yetiyor.
Bazen düşünüyorum, toplum neden hâlâ bir kadının evlenmeden çocuk sahibi olmasını yadırgıyor? Neden bir kadının mutluluğu, bir erkeğin soyadına bağlı olsun ki? Benim hikâyem, belki birçok kadının hikâyesine benziyor. Ama her kadının kendi gücü, kendi hikâyesi var. Önemli olan, kendi yolunu seçmek ve o yolda dimdik yürümek.
Şimdi size soruyorum: Sizce bir kadın, evlenmeden de mutlu olabilir mi? Yalnızlık, gerçekten bir eksiklik mi? Yoksa, kendi hayatının kahramanı olmak mı önemli?