Seni Asla Unutmayacağım

“Zeynep, yine mi geç kaldın? Akşam ezanı okunmak üzere!” Annemin sesi, apartmanın merdiven boşluğunda yankılandı. Elimdeki eski, yıpranmış çantayı sıkıca kavradım. İçinde öğrencilerimin ödevleri vardı; hepsi de bana umutla bakan, geleceğe dair hayaller kuran çocukların yazıları. Ama ben, kendi hayatımda bir adım ileri gidememiş, otuz iki yaşında, hâlâ annesinin evinde yaşayan bir kadındım.

Kapıdan içeri girdiğimde annem, mutfakta tencerenin kapağını hışımla kapattı. “Yemek soğudu,” dedi, gözlerini kaçırarak. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yıllardır süren bu sessiz savaş, her geçen gün biraz daha canımı yakıyordu. Babamı kaybettiğimiz o kıştan beri annemle aramızda görünmez bir duvar örülmüştü. O günden sonra, annem bana karşı hep mesafeli, hep soğuk olmuştu. Sanki babamın ölümünden beni sorumlu tutuyordu. Oysa ben, on iki yaşında bir çocuktum o zaman.

Oturma odasına geçtim, pencereden dışarı baktım. Bahçedeki erik ağacı çiçek açmıştı. Her bahar, babam o ağacın altına masa kurar, bana ve anneme çay demlerdi. Şimdi ise o masa, yıllardır kullanılmayan bir anıdan ibaretti. Annem arkamdan geldi, elinde tabakla. “Yemek ye, sonra işine bakarsın.” Sesi yumuşaktı ama gözleri hâlâ buz gibiydi.

Yemek boyunca konuşmadık. Sadece çatal-bıçak sesleri… Bir ara cesaretimi topladım. “Anne, ben bu evde boğuluyorum,” dedim. Kaşığını masaya bıraktı. “Ne demek istiyorsun?” dedi, sesi titriyordu. “Kendi hayatımı kurmak istiyorum. Belki başka bir şehirde, belki başka bir okulda…”

Annemin gözleri doldu. “Babanı da böyle bırakıp gitmiştin. Şimdi beni de mi bırakacaksın?” dedi. O an, yıllardır içimde tuttuğum gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. “Ben kimseyi bırakmadım anne. Beni asıl yalnız bırakan sendin.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin odasından gelen hafif hıçkırık sesleri, içimi paramparça etti. Oysa ben de onun kadar yalnızdım. Babamı kaybettiğimizde, annem yasını tutarken beni unutmuştu. Okulda arkadaşlarımın anneleri onları öperken, benim annem bana sırtını dönmüştü. O günden sonra, ne zaman mutlu olmaya kalksam, içimde bir suçluluk duygusu peydah oldu. Sanki gülmek, babamı unutmak demekti.

Ertesi sabah, okula giderken içimde bir huzursuzluk vardı. Öğrencilerimden Elif, koridorda yanıma koştu. “Öğretmenim, annem dün gece hastaneye kaldırıldı. Çok korktum,” dedi. Elif’in gözlerindeki korku, yıllar önceki halimi hatırlattı bana. Elini tuttum, “Korkma Elif, annen iyileşecek,” dedim. Ama içimden bir ses, “Ya annesi iyileşmezse?” diye fısıldadı.

O gün derste çocuklara aileyle ilgili bir kompozisyon yazdırdım. Her biri annesini, babasını, kardeşlerini anlattı. Sıra Elif’e geldiğinde, “Ben annemi çok seviyorum. O hasta olunca, ev çok sessiz oluyor,” dedi. Gözlerim doldu. Eve dönerken, anneme sarılmak istedim. Ama kapıyı açtığımda, annem yine mutfakta, yine sessizdi.

Bir akşam, annemle televizyon izlerken, eski bir aile fotoğrafı düştü sehpadan. Babam, annem ve ben… Hepimiz gülümsüyoruz. Annem fotoğrafı eline aldı, uzun uzun baktı. “Baban seni çok severdi,” dedi. “Ben de onu çok özlüyorum anne,” dedim. Annem başını eğdi. “Bazen sana kızdığımda, aslında kendime kızıyorum. Onu kaybettiğimizde, seni koruyamadım. Sana iyi bir anne olamadım,” dedi. O an, içimdeki buzlar eridi. Annemin de benim kadar acı çektiğini ilk kez o kadar net gördüm.

Ama hayat, bir gecede değişmiyor. Annemle aramızdaki mesafe, bazen kapanıyor, bazen yeniden açılıyordu. Bir gün, okuldan döndüğümde annemi yerde baygın buldum. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Ambulansı ararken ellerim titriyordu. Hastanede, doktorlar annemin tansiyonunun çok yükseldiğini, bir süre dinlenmesi gerektiğini söylediler. O gece hastane koridorunda, annemin başucunda otururken, çocukluğumdan beri ilk kez dua ettim. “Allah’ım, annemi benden alma. Onunla konuşacak çok şeyim var.”

Annem taburcu olduktan sonra, aramızda sessiz bir anlaşma oldu. Daha çok konuşmaya, birbirimizi anlamaya başladık. Bir gün, annem bana, “Senin de hayatını yaşamanı istiyorum,” dedi. “Ama ne olur, beni unutma.” Gözlerim doldu. “Seni asla unutamam anne,” dedim.

Şimdi, bahçedeki erik ağacının altında otururken, geçmişi ve bugünü düşünüyorum. Annem hâlâ yanımda, ama aramızdaki mesafe artık eskisi kadar soğuk değil. Bazen hâlâ kırılıyorum, bazen hâlâ kızıyorum. Ama artık biliyorum ki, affetmek de, unutmak da kolay değil.

Peki sizce, insan en çok neyi unutamaz? Bir kaybı mı, yoksa affedemediği birini mi?