Yaralarımın Sonu Değil, Başlangıcı: Kendime Yolculuk
“Nereye gidiyorsun Elif?” Annemin sesi, arkamdan yankılandı. Cevap vermedim. Sadece valizimi daha sıkı tuttum ve kapıyı çektim. O an, içimde bir şeylerin sonsuza dek değiştiğini biliyordum. İstanbul’un sabah serinliğinde, otobüs terminaline yürürken, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Kimseye belli etmemeye çalıştım; çünkü güçlü görünmek zorundaydım. Ama içimde, yıkılmış bir şehir gibi, her şey yerle bir olmuştu.
Otobüs Karadeniz’e doğru ilerlerken, camdan dışarı bakıp kendime sordum: “Bundan sonra ne olacak?” On iki yıllık evliliğim, bir mahkeme salonunda, birkaç imza ve soğuk cümleyle bitmişti. Cem’le ilk tanıştığımız günü hatırladım; üniversitenin bahçesinde bana gülümsediği anı. O gülüş, yıllar sonra bana acıdan başka bir şey bırakmamıştı. Şimdi, arkamda bir enkaz, önümde ise bilinmez bir yol vardı.
Kasabaya vardığımda, deniz kokusu ciğerlerime doldu. Kimse beni tanımıyordu. İşte tam da istediğim buydu. Küçük bir pansiyona yerleştim. Sahile inip ayakkabılarımı çıkardım, çıplak ayakla ıslak kumda yürüdüm. Dalgaların sesi, içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordu. Ama her dalga, geçmişten bir anıyı kıyıya vuruyordu. Cem’in bana bağırdığı o gece, annemin “Boşanmak kolay mı sanıyorsun?” deyişi, babamın sessiz bakışları…
İlk gece, pansiyonun küçük odasında, duvara bakarak ağladım. “Neden ben?” diye sordum kendime. “Neden bu kadar savaştım, neden bu kadar sustum?” O an, içimdeki yaraların sadece acıdan ibaret olmadığını, aynı zamanda bana yol gösterecek izler olduğunu hissettim. Ama bunu kabul etmek kolay değildi.
Ertesi sabah, kasabanın çay bahçesinde otururken, yaşlı bir kadın yanıma geldi. “Yabancısın galiba kızım?” dedi. Başımı salladım. “Bazen kaçmak gerekir,” dedi kadın, “ama nereye gidersen git, kendinden kaçamazsın.” O an, gözlerim doldu. Kadının elleri, yılların yorgunluğunu taşıyordu. “Ben de yıllar önce buraya kaçtım,” dedi. “Ama sonunda anladım ki, insanın yaraları ona yol olur.”
O gün, kasabada dolaşırken, küçük bir kitapçıya girdim. Raflarda eski kitaplar, sararmış sayfalar arasında, kendimi bulmaya çalıştım. Kitapçı sahibi, Mustafa Bey, bana çay ikram etti. “Her gelenin bir hikayesi var,” dedi. “Seninki nedir?” Bir an sustum. Sonra, ilk defa, içimdeki acıyı bir yabancıya anlattım. Cem’in bana olan ilgisizliğini, annemin beklentilerini, kendi hayallerimi nasıl unuttuğumu… Mustafa Bey, dikkatle dinledi. “Bazen, en büyük cesaret, yeniden başlamaktır,” dedi. “Kendine bir şans ver.”
Geceleri, sahilde yürürken, içimdeki korkularla yüzleştim. “Ya yalnız kalırsam? Ya bir daha kimse beni sevmezse?” Bu sorular, dalgalar gibi üzerime geliyordu. Bir akşam, annem aradı. “Dön artık Elif,” dedi. “Buralar sensiz eksik.” Ama ben, ilk defa, “Biraz daha kalmam lazım anne,” dedim. “Kendimi bulmam lazım.” Annem sustu. O sessizlikte, onun da beni anlamaya başladığını hissettim.
Bir gün, kasabanın pazarında, küçük bir kız çocuğu yanıma geldi. Elinde kırık bir oyuncak vardı. “Teyze, tamir edebilir misin?” dedi. Oyuncağı aldım, elimden geldiğince onardım. Kızın gözlerindeki sevinç, bana umut verdi. “Her şey tamir olur mu?” diye sordu. “Bazen,” dedim, “bazen de kırık yerlerimizle yaşamayı öğreniriz.”
Günler geçtikçe, kasaba bana evim gibi gelmeye başladı. Sabahları deniz kenarında yürüyüşler, akşamları kitapçıda sohbetler… İçimdeki boşluk yavaş yavaş doluyordu. Ama geceleri, Cem’in sesini rüyalarımda duymaya devam ettim. “Sen başarısızsın Elif,” derdi. “Kimse seni istemez.” O ses, bazen gerçeklerden daha güçlüydü. Ama sabahları, güneşin doğuşunu izlerken, kendi sesimi duymaya başladım: “Sen değerlisin. Sen yeniden başlayabilirsin.”
Bir akşam, kasabanın küçük lokantasında, Mustafa Bey bana bir kitap verdi. “Bu kitap bana zor zamanlarımda yol gösterdi,” dedi. Kitabın ilk sayfasında şu cümle yazıyordu: “Yaraların, yolunu aydınlatan haritandır.” O cümle, içimde bir şeyleri değiştirdi. Yaralarımın beni tanımlamadığını, aksine bana yeni bir yol çizdiğini fark ettim.
Bir sabah, deniz kenarında otururken, Cem’den bir mesaj geldi. “Belki de hata yaptık,” yazmıştı. “Belki de tekrar deneyebiliriz.” Kalbim hızla çarptı. Bir an, her şeyi bırakıp geri dönmeyi düşündüm. Ama sonra, kendime sordum: “Gerçekten ne istiyorsun Elif?” O an, ilk defa, kendi sesimi dinledim. “Kendim için yaşamak istiyorum,” dedim. “Kendimi bulmak istiyorum.” Mesajı sildim. O an, özgürlüğün ne demek olduğunu anladım.
Kasabada geçirdiğim günler, bana kendimi yeniden sevmeyi öğretti. Annemle daha çok konuşmaya başladım. Ona, yaşadıklarımı, hissettiklerimi anlattım. Annem, ilk defa, beni yargılamadan dinledi. “Seninle gurur duyuyorum,” dedi. “Kendin için bir şey yaptın.” O sözler, içimdeki yaraları biraz daha iyileştirdi.
Bir gün, kasabadan ayrılma zamanı geldi. Valizimi toplarken, aynada kendime baktım. Gözlerimdeki hüzün, yerini bir parça umuda bırakmıştı. Yaralarım hâlâ oradaydı, ama artık onlardan utanmıyordum. Onlar, bana kim olduğumu, ne kadar güçlü olabileceğimi gösteriyordu.
Otobüse binerken, kasabanın sokaklarına, denizine, insanlarına son bir kez baktım. “Teşekkür ederim,” dedim içimden. “Beni ben yapan her şeye teşekkür ederim.” İstanbul’a dönerken, artık eski Elif değildim. Yaralarımın son olmadığını, aksine bana yeni bir yol çizdiğini biliyordum.
Şimdi, bu satırları okuyan herkese sormak istiyorum: Siz hiç, yaralarınızı bir harita gibi kullanıp, kendinize yeni bir yol çizdiniz mi? Acılarınızdan utanmak yerine, onları sahiplenmeyi denediniz mi?