Herkes Katlanıyor — Bir Evde Sessiz Çığlıklar

“Vildan, şu mutfağın haline bak! Yine bulaşıklar dağ gibi olmuş. Sen bütün gün evdesin, bir işi de doğru düzgün yapamıyorsun!” Annemin sesi, mutfağın kapısında yankılandı. O an ellerimdeki ıslak çarşaf yere kaydı, soğuk kumaş bacaklarıma yapıştı. Sırtımdaki ağrı, annemin sözleriyle birleşip içimde bir yumruya dönüştü. O sırada salondan bir ağlama sesi yükseldi. Kardeşim Timur yine uyanmıştı.

İçimden bir çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı. Annem, gözleriyle mutfağı taradı, sonra bana döndü. “Bak, herkes bir şeylerle uğraşıyor. Senin tek işin evde oturmak, onu da beceremiyorsun. Ne zaman adam olacaksın, Vildan?” dedi. Gözlerim doldu, ama ağlamamaya çalıştım. Çünkü ağlarsam, daha da zayıf görünecektim. Annem bunu hemen fark eder, daha çok üstüme gelirdi.

Küçükken, annem bana hep güçlü olmayı öğretmişti. “Kızım, bu hayatta kimseye güvenmeyeceksin. Herkes kendi başının çaresine bakacak,” derdi. Ama büyüdükçe, bu sözlerin ağırlığı altında ezildiğimi fark ettim. Çünkü annem de, babam da, hatta küçük kardeşim Timur bile, benim güçlü olmamı bekliyordu. Ama ben de yoruluyordum.

Bulaşıkları yıkamaya başladım. Ellerim deterjanın içinde, gözlerim ise pencereden dışarıya, apartmanın arka bahçesine takıldı. Orada oynayan çocukların sesleri geliyordu. Bir an, çocukluğuma dönmek istedim. O zamanlar her şey daha kolaydı. Annemle babam daha az kavga ederdi, ben de daha az korkardım. Şimdi ise evin içinde sürekli bir gerginlik vardı. Babam işten yorgun gelirdi, annem ise bütün gün evdeki işlerden şikayet ederdi.

Bir gün, babam akşam yemeğinde yine sessizdi. Annem sofrayı kurarken, ben de ona yardım ediyordum. Babam birden, “Vildan, seninle konuşmamız lazım,” dedi. Kalbim hızla atmaya başladı. Annem hemen araya girdi: “Ne konuşacaksınız? Yine bir şey mi oldu?” Babam, “Kızımız büyüdü artık. Bir iş bulması lazım. Evde oturmakla hayat geçmez,” dedi. Annem başını salladı, “Ben de aynı şeyi söylüyorum. Herkesin bir sorumluluğu var. Biz de gençken çalıştık, kimse bize bakmadı.”

O an, boğazımda bir düğüm oluştu. Üniversiteyi bitirmiştim ama iş bulamamıştım. Pandemi sonrası işsizlik artmıştı, başvurduğum yerlerden ya cevap gelmiyordu ya da asgari ücretle, sigortasız işler teklif ediliyordu. Annem ve babam ise bunu anlamıyordu. Onlara göre, ben yeterince çabalamıyordum.

Bir gece, odama kapanıp ağladım. Telefonumda eski arkadaşlarımın sosyal medya hesaplarına baktım. Birçoğu evlenmiş, bazıları yurt dışına gitmişti. Ben ise aynı evde, aynı odada, aynı sorunlarla boğuşuyordum. Annemin sesi koridordan geldi: “Vildan, Timur yine ağlıyor. Bir bakıver!” Gözyaşlarımı silip, kardeşimin odasına gittim. Onun küçük ellerini tuttum, gözlerindeki korkuyu gördüm. “Ağlama, ablan burada,” dedim. O an, kendimi bir anda annem gibi hissettim. Sanki ben de onun yükünü taşımaya başlamıştım.

Bir sabah, annemle mutfakta kahvaltı hazırlarken, “Anne, ben de insanım. Benim de hayallerim var. Sürekli eleştiriliyormuşum gibi hissediyorum,” dedim. Annem bir an durdu, sonra gözlerini kaçırdı. “Kızım, biz de kolay büyümedik. Herkes bir şekilde katlanıyor. Sen de katlanacaksın,” dedi. O an, annemin de aslında ne kadar yorgun olduğunu fark ettim. Belki de o da gençliğinde hayal kurmuştu, ama hayat ona da izin vermemişti.

Bir gün, babam işten eve geç geldi. Yorgun ve sinirliydi. Annemle tartışmaya başladılar. Sesleri yükseldi, ben de Timur’u odasına götürdüm. Kapının arkasında, annemin ağladığını duydum. Babam ise öfkeyle kapıyı çarptı. O an, bu evde herkesin bir şekilde acı çektiğini, ama kimsenin bunu açıkça söyleyemediğini anladım. Herkes katlanıyordu. Annem, babam, ben, hatta küçük Timur bile.

Bir akşam, sofrada sessizlik hakimdi. Herkes önündeki tabağa bakıyordu. Birden, “Ben bu evde mutlu değilim,” dedim. Annem ve babam bana şaşkınlıkla baktı. “Neden?” dedi annem. “Çünkü kimse birbirini anlamıyor. Herkes sadece kendi derdinde. Ben de yoruldum. Ben de sevilmek, anlaşılmak istiyorum,” dedim. Babam başını eğdi, annem ise gözlerini kaçırdı. O an, ilk defa kendimi ifade ettiğimi hissettim.

O günden sonra, evde bazı şeyler değişti. Annem bana daha az kızmaya başladı, bazen birlikte oturup sohbet ettik. Babam ise bana iş bulmam konusunda destek olmaya çalıştı. Timur’la daha çok vakit geçirdim. Ama yine de, içimde bir boşluk vardı. Sanki hayatım bana ait değilmiş gibi hissediyordum.

Bir gün, eski bir arkadaşım aradı. “Vildan, İstanbul’da bir iş buldum. Sen de gelir misin?” dedi. O an, kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Anneme ve babama söylemekten korktum. Ama bu fırsatı kaçırmak istemiyordum. Akşam yemeğinde, “Bir iş teklifi aldım. İstanbul’a gitmek istiyorum,” dedim. Annem önce karşı çıktı, “Bizi bırakıp nereye gideceksin?” dedi. Babam ise sessiz kaldı. Sonra annem ağlamaya başladı. “Sen gidince biz ne yapacağız?” dedi. O an, kendimi çok suçlu hissettim. Ama bir yandan da, kendi hayatımı yaşamak istiyordum.

O gece, pencereden dışarıya baktım. İstanbul’un ışıklarını hayal ettim. Kendi ayaklarımın üzerinde durmayı, kendi kararlarımı almayı istedim. Ama ailemi de bırakmak istemiyordum. İçimde bir savaş vardı.

Şimdi, bu satırları yazarken hâlâ karar veremedim. Gitmeli miyim, yoksa ailemin yanında kalıp herkes gibi katlanmaya devam mı etmeliyim? Hayat, bazen insanı en çok sevdikleriyle sınar. Siz olsanız ne yapardınız?