Bir Bardak Çayın Ardından: Bir İyilik, Bir Gerçeklik
“Bir bardak çay ister misin?” dedim, sesim titreyerek. Sabahın erken saatleriydi, Kadıköy vapur iskelesinde insanlar telaşla bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Ben ise, içimdeki huzursuzlukla, yere çökmüş, eski bir kabanın içine büzülmüş yaşlı adama bakıyordum. Gözleriyle bana baktı, önce anlamadı, sonra başını hafifçe salladı. “Olur kızım, sağ ol,” dedi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Sanki yıllardır görmezden geldiğim bir gerçeği ilk kez bu kadar yakından hissediyordum.
Çaycıya gidip iki bardak çay aldım. Yanına oturdum. İnsanlar bize tuhaf tuhaf bakıyordu, ama umurumda değildi. “Adın ne amca?” dedim. “Benim adım Mahmut,” dedi, sesi çatallıydı. “Senin adın ne?” “Benim adım Elif,” dedim. Bir süre sessizce çaylarımızı içtik. Mahmut Amca’nın elleri titriyordu, tırnaklarının arasında kir birikmişti. Yüzünde derin çizgiler, gözlerinde ise bir yorgunluk vardı. “Ne zamandır buradasın?” diye sordum. “Çok oldu kızım. Saymayı bıraktım. Evim yok, ailem yok. Bazen bir simit, bazen bir çay, Allah ne verdiyse…”
Bir an sustum. İçimde bir suçluluk duygusu kabardı. Benim için sıradan bir sabah, onun için hayatta kalma savaşıydı. “Ailen nerede?” dedim, sesim kısık çıktı. Mahmut Amca başını eğdi. “Oğlum vardı. Bir zamanlar. Ama… işler sarpa sardı. Eşim hastalandı, tedavi masrafları… Sonra işimi kaybettim. Oğlum da dayanamadı, gitti. Ben de sokaklara düştüm.”
Birden gözlerim doldu. Kendi babamı düşündüm. Onunla aramızda zaman zaman tartışmalar olurdu, ama akşam eve döndüğümde sıcak bir çorba, bir çatı, bir ailem vardı. Mahmut Amca’nın ise hiçbir şeyi yoktu. “Hiç mi kimsen yok?” dedim. “Yok kızım. İnsan bir kere düşünce, kimse elini uzatmıyor. Herkes korkuyor, uzak duruyor. Sanki hastalıkmışım gibi…”
O sırada, yanımızdan geçen bir adam, Mahmut Amca’ya öfkeyle baktı. “Bunlar yüzünden sokaklar pislik içinde!” diye homurdandı. İçimden bir öfke yükseldi. “Kimse isteyerek sokakta yaşamaz,” dedim adama, ama adam duymadı bile. Mahmut Amca ise başını önüne eğdi, utanmış gibiydi. “Alıştım,” dedi sessizce. “İnsanlar böyle. Kızma onlara.”
Bir saat boyunca sohbet ettik. Bana gençliğinden, eski işinden, ailesinden bahsetti. Bir zamanlar marangozmuş. “Ellerimle neler yaptım, bir bilsen,” dedi. “Şimdi bir bardak çayı bile zor tutuyorum.”
Ona yardım etmek istedim. “Bir yere gidelim, sıcak bir çorba içelim. Belki bir barınak buluruz sana,” dedim. Gözleri parladı, ama sonra karardı. “Barınaklar dolu, kızım. Orada da huzur yok. Kavga, gürültü… Bazen sokak daha güvenli geliyor insana.”
O an, çaresizliğin ne demek olduğunu anladım. İyilik yapmak istiyordum, ama sistemin, hayatın, insanların duvarları vardı. Bir bardak çay, bir saatlik sohbet… Sonra ne olacaktı? Ben işime, evime dönecektim. O ise yine sokakta kalacaktı.
Tam kalkmaya hazırlanırken, iki zabıta geldi. “Burada oturmak yasak, kalkın!” diye bağırdılar. Mahmut Amca hemen toparlandı, çayını yere bıraktı. “Kızım, sen git. Başın belaya girmesin,” dedi. Zabıtalardan biri bana döndü: “Hanımefendi, lütfen buradan ayrılın. Bu tür insanlarla oturmak tehlikeli olabilir.”
İçimde bir öfke patladı. “O da insan!” diye bağırmak istedim, ama sesim çıkmadı. Mahmut Amca bana son bir kez baktı, gözlerinde bir minnet, bir de utanç vardı. “Sağ ol kızım. Allah razı olsun,” dedi ve yavaşça uzaklaştı. Zabıta arkasından bağırdı: “Bir daha burada görmeyelim!”
O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. İnsanlar bana tuhaf tuhaf bakıyordu. Kimse bir şey demedi. Herkes kendi yoluna devam etti. Ben ise olduğum yerde kaldım, içimde bir boşlukla. Bir bardak çay, bir saatlik sohbet… Sonra yine yalnızlık, yine çaresizlik.
O gün eve döndüğümde, annem sofrayı hazırlıyordu. “Neden bu kadar dalgınsın?” dedi. “Bir şey yok,” dedim, ama içimde fırtınalar kopuyordu. Babam televizyonun karşısında, haberleri izliyordu. “Yine bir evsiz olay çıkarmış,” dedi ekrana bakarak. “Bunlar yüzünden şehir yaşanmaz oldu.”
Dayanamadım. “Kimse isteyerek sokakta yaşamaz baba!” diye bağırdım. Annem şaşkınlıkla bana baktı. “Ne oldu kızım?” dedi. “Bugün bir adamla tanıştım. Mahmut Amca. Bir zamanlar marangozmuş. Şimdi sokakta yatıyor. Kimse ona yardım etmiyor. Herkes korkuyor, uzak duruyor. Sanki o da bizim gibi bir insan değilmiş gibi…”
Babam başını çevirdi. “Herkesin bir sebebi vardır. Ama hayat zor. Herkese yardım edemezsin.”
O gece uyuyamadım. Mahmut Amca’nın yüzü gözümün önünden gitmedi. Onun gibi kaç kişi vardı bu şehirde? Kaç kişi bir bardak çaya, bir sıcak sohbete muhtaçtı? Biz ise, sıcacık evlerimizde, onları görmezden geliyorduk.
Ertesi sabah, yine aynı yere gittim. Mahmut Amca yoktu. Çaycıya sordum. “Dün zabıtalar kovdu, bir daha gelmedi,” dedi. İçimde bir acı hissettim. Belki başka bir köşede, belki başka bir bankta, yine yalnızdı. Belki de artık hiç yoktu.
O günden sonra, her sabah yürürken, gözlerim yerde oturan insanları aradı. Onlara selam verdim, bazen bir simit, bazen bir çay aldım. Ama biliyordum ki, bu küçük iyilikler, büyük bir sorunun sadece üstünü örtüyordu.
Şimdi düşünüyorum da, bir bardak çay, bir saatlik sohbet… Gerçekten bir insanın hayatını değiştirebilir mi? Yoksa biz sadece vicdanımızı mı rahatlatıyoruz? Sizce, bir iyilik ne kadar yeterli olabilir?