Dönüş Yolunda: Bir Kadının Zor Seçimi
“Gitmek istiyorsan, git Zeynep,” dedi Emre, kahve fincanını lavaboya bırakırken. Sesi öyle sakindi ki, içimdeki fırtınayı daha da büyüttü. “Ama benden destek bekleme. Ne manevi, ne de maddi.”
Bir an göz göze gelmekten kaçındım. Ellerim titriyordu. “Beklemiyorum zaten,” dedim kısık bir sesle. O an, mutfağın camından dışarı bakarken, çocukluğumun geçtiği kasabaya dönmeyi gerçekten isteyip istemediğimi düşündüm. Annem hastaydı, babam yıllardır mezarda. Kardeşim Serkan ise İstanbul’da kendi derdine düşmüştü. Annem bana muhtaçtı ama Emre… O, burada kalmamı istiyordu. Onun ailesiyle, onun düzeniyle, onun hayatında.
“Sonra pişman olursan bana söyleme,” dedi Emre, arkasını dönüp salona geçti. Sanki yıllardır içimde biriken her şey, o anda patladı. Gözlerimden yaşlar süzüldü ama ağlamamı duymasını istemedim. Çünkü biliyordum; onun için bu bir gurur meselesiydi. Benim içinse bir varoluş savaşı.
O gece uyuyamadım. Annemin telefondaki yorgun sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, gelmesen de olur. Ben alıştım yalnızlığa.” Ama annem yalnızlığa alışmamıştı, sadece alışmış gibi yapıyordu. Ben de burada, Emre’nin yanında yalnızdım aslında. Evimizdeki sessizlik, annemin evindeki sessizlikten daha ağır geliyordu.
Sabah olduğunda valizimi hazırladım. Emre kahvaltı bile hazırlamamıştı. Sessizce yanıma geldi, anahtarımı uzattı: “İstersen geri dönersin.” O an gözlerimin içine bakmadı bile. Sanki ben yokmuşum gibi.
Otogara giderken içimdeki huzursuzluk büyüdü. Otobüsün camından İstanbul’un gri binalarına bakarken, hayatımın hangi noktasında bu kadar yalnız kaldığımı düşündüm. Üniversiteyi kazanıp kasabadan ayrıldığımda, özgürlüğün beni mutlu edeceğini sanmıştım. Ama özgürlük bazen insanı daha da yalnız bırakıyormuş.
Kasabaya vardığımda annem kapıda bekliyordu. Yüzünde yorgun bir gülümseme vardı. “Hoş geldin kızım,” dedi sarılırken. O an içimde bir şey kırıldı; annemin kokusu çocukluğumu hatırlattı bana.
İlk günler hızlı geçti. Annemin ilaçlarını almak, evin işlerini yapmak, komşularla selamlaşmak… Ama geceleri odamda yalnız kaldığımda Emre’nin yokluğu içimi acıtıyordu. Onu özlüyor muydum, yoksa sadece alışkanlık mıydı bilmiyorum.
Bir akşam Serkan aradı: “Ablacım, iyi misin?”
“İyiyim Serkan, annemle ilgileniyorum.”
“Emre aradı mı?”
“Hayır.”
“Belki de biraz zamana ihtiyacınız vardır.”
Serkan’ın sesi umut doluydu ama ben umudumu kaybetmiştim sanki. Annemle akşam çayı içerken konu açıldı:
“Kızım, Emre seni aramıyor mu?”
“Aramıyor anne.”
“Belki de sen aramalısın.”
“Anne, ben hep ilk adımı atan oldum zaten.”
Annem sustu. Gözlerinde bir hüzün vardı; sanki kendi gençliğini hatırladı bir anlığına.
Günler geçtikçe kasabanın dar sokaklarında yürümek bana iyi gelmeye başladı. Eski arkadaşlarımla karşılaştım; Ayşe evlenmişti, iki çocuğu vardı. “Zeynep, İstanbul’da hayat nasıl?” diye sordu.
“Zor,” dedim sadece.
Ayşe gözlerimin içine baktı: “Sen güçlü bir kadınsın. Ne istersen yaparsın.”
O an kendime inanmak istedim ama içimdeki boşluk büyüyordu.
Bir gün annem fenalaştı. Hastaneye koşturduk; doktorlar hastalığın ilerlediğini söyledi. O gece annemin başında sabaha kadar oturdum. Elini tuttum, çocukken bana masal anlattığı gibi ben de ona hikayeler anlattım.
Sabah olduğunda Emre’den bir mesaj geldi: “İyi misin?”
Sadece “İyiyim” yazabildim.
O günden sonra Emre aramaya başladı. Önce kısa mesajlar, sonra telefonlar… Ama konuşmalarımız hep yüzeysel kaldı. Hiçbirimiz ilk adımı atmaya cesaret edemedik.
Bir akşam annem bana döndü:
“Kızım, hayat kısa… Kendini harcama.”
“Ama anne, senin bana ihtiyacın var.”
“Ben yaşadım kızım… Sen kendi hayatını yaşa.”
O gece pencereden dışarı bakarken kendi kendime sordum: Ben ne istiyorum? Annemin yanında kalmak mı, yoksa Emre’ye dönmek mi? Yoksa ikisinden de vazgeçip kendi yolumu çizmek mi?
Ertesi sabah Serkan geldi:
“Ablacım, İstanbul’a dönmek ister misin? Ben annemize bakarım.”
Bir an düşündüm; ama içimde bir huzursuzluk vardı.
“Bilmiyorum Serkan… Belki de biraz daha burada kalmalıyım.”
Günler geçtikçe kasabada kendimi bulmaya başladım. Eski öğretmenimle karşılaştım; bana kasaba kütüphanesinde çalışmayı teklif etti. Kabul ettim. Kitapların arasında kaybolmak bana iyi geliyordu.
Bir gün Emre aradı:
“Zeynep… Dönmek ister misin?”
Sustuğumda sesinde bir kırgınlık hissettim.
“Bilmiyorum Emre… Burada kendimi buluyorum sanki.”
“Ben de sensiz kendimi kaybettim.”
O an ağlamak istedim ama tutundum.
Aradan aylar geçti. Annemin durumu biraz daha iyiye gitti. Kütüphanede çalışmak bana yeni bir hayat verdi. Artık ne Emre’ye ne de kasabaya bağımlı hissediyordum kendimi.
Bir gün kasabanın meydanında yürürken Ayşe yanıma geldi:
“Zeynep, mutlu musun?”
Bir an durdum; gerçekten mutlu muydum?
“Galiba mutluyum Ayşe… En azından huzurluyum.”
Ayşe gülümsedi: “Huzur mutluluktan daha değerli bazen.”
Şimdi pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Hayat bazen bizi zor seçimlerle baş başa bırakıyor. Aile mi, aşk mı, yoksa kendi yolumuz mu? Siz olsaydınız ne yapardınız? Huzuru seçmek bencillik mi?