İki Ev Arasında: Eşyalarım Başkalarının Hayali Olunca

“Elif, şu bebek arabasını bize verseniz diyorum, Zeynep zaten büyüdü artık,” dedi ablam Ayşe, gözümün içine bakarak. O an mutfakta, bulaşıkları yıkarken ellerim bir an durdu, suyun sıcaklığı avuçlarımda dondu sanki. İçimden bir ‘hayır’ yükseldi, ama dilim tutuldu. “Tabii abla, bakarız,” dedim, sesim titrek. O an, yine kendimden bir şeyler verdiğimi hissettim. Sanki evimizdeki her eşya, her an başkasının olabilirmiş gibi, bana ait değilmiş gibi…

Son zamanlarda bu istekler çoğalmıştı. Annem geçen hafta Zeynep’in küçülen montunu istedi, teyzem ütümüzü, kuzenim ise neredeyse yeni olan mikserimizi. Her seferinde içimde bir huzursuzluk, bir suçluluk duygusu… Vermesem bencil mi olurum? Versem, kendi ailemin ihtiyaçlarını nasıl korurum? Murat, bu konuda benden daha netti. “Elif, bizim de ihtiyacımız var. Her şeyimizi dağıtırsak, biz ne yapacağız?” dediğinde, haklıydı ama ben yine de ‘hayır’ demeye cesaret edemiyordum.

Bir akşam, Zeynep uyuduktan sonra Murat’la salonda otururken, konu yine açıldı. “Ayşe ablan aradı, bebek arabasını istiyor,” dedim. Murat gözlerini devirdi. “Elif, bak, bu işin sonu yok. Sen herkese bir şeyler verdikçe, daha fazlasını isteyecekler. Bizim de bir sınırımız olmalı.”

Başımı eğdim. “Ama Murat, onlar da bizim ailemiz. Yardım etmek istemez miydin?”

Murat derin bir nefes aldı. “Tabii ki isterim. Ama yardım etmekle, kendi ihtiyaçlarımızı göz ardı etmek arasında fark var. Zeynep’in kardeşi olursa, o arabaya yine ihtiyacımız olacak. Ya da başka bir şey… Herkes kendi evini düşünmeli biraz.”

O gece uzun süre uyuyamadım. Kafamda ablamın, annemin, teyzemin sesleri… Bir yanda onların beklentileri, bir yanda Murat’ın haklı öfkesi. Sabah olduğunda, Zeynep’in odasında eski kıyafetlerini toplarken, bir an durdum. O minik elbiseleri, patikleri, montları elime aldım. Her birinde Zeynep’in kokusu, anıları vardı. Onları vermek, sanki kızımın bebekliğinden bir parça koparıp başkasına vermek gibi geliyordu. Ama öte yandan, ihtiyacı olan birine gitmesi de içimi rahatlatıyordu. Bu ikilem beni yiyip bitiriyordu.

Bir hafta sonra, aile yemeği için annemlere gittik. Sofrada herkes vardı. Konu yine döndü dolaştı, bizim evdeki eşyalara geldi. Teyzem, “Elif, ütünüzü bana verseniz, benimki bozuldu, yenisini alamam şimdi,” dedi. Annem hemen atıldı: “Elif’in evi dolu zaten, biraz azalsınlar.” Herkes güldü, ama ben gülemedim. İçimde bir sıkışma, boğazımda bir düğüm…

O an patladım. “Anne, teyzem, abla… Hepiniz benden bir şeyler istiyorsunuz. Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum ama bazen kendimi çok yorgun hissediyorum. Sanki evimizdeki her şey, her an başkasının olabilir gibi… Kendi ailem için bir şey saklamak bencillik mi?”

Sofrada bir sessizlik oldu. Annem gözlerini kaçırdı, teyzem başını eğdi. Ablam ise hafifçe gülümsedi. “Elif, biz seni zor durumda bırakmak istemedik. Ama sen de söyle, eğer veremeyeceksen, hayır de. Biz de anlayış gösteririz.”

O an, yıllardır içimde biriken yükün biraz hafiflediğini hissettim. Ama yine de, suçluluk duygusu peşimi bırakmadı. Eve dönerken Murat’a anlattım olanları. “Bak gördün mü? Söyleyince, kimse sana kızmadı. Bazen insanlar, sınırlarımızı bilmezler. Biz söylemezsek, onlar da anlamaz,” dedi Murat.

Ama iş orada bitmedi. Birkaç gün sonra, ablam aradı. “Elif, kusura bakma, seni zor durumda bıraktıysam. Ama gerçekten ihtiyacım vardı. Bebek arabasını vermesen de olur, ama eğer başka bir şey varsa, haber ver,” dedi. O an, içimde bir rahatlama oldu. Demek ki, hayır demek dünyanın sonu değilmiş.

Yine de, bu süreçte kendimi çok sorguladım. Türk ailelerinde, özellikle kadınlar, sürekli vermeye, fedakarlık yapmaya alıştırılmışız. Kendi ihtiyaçlarımızı, isteklerimizi ikinci plana atmak, sanki görevimizmiş gibi… Ama bir yerde, insanın kendini de koruması gerekiyor. Zeynep’in bana ihtiyacı var, Murat’ın bana ihtiyacı var. Ben tükenirsem, onlara nasıl iyi bir eş, iyi bir anne olabilirim?

Bir gün, Zeynep’in anaokulunda veli toplantısı vardı. Orada, diğer annelerle sohbet ederken, benzer şeyler yaşadıklarını duydum. Bir anne, “Ablam sürekli oğlumun küçülen kıyafetlerini istiyor, ama bazen ben de saklamak istiyorum, anı olarak,” dedi. Bir diğeri, “Kayınvalidem, evdeki eski halıyı istedi, ama ben o halının üzerinde oğlumun ilk adımlarını attığını hatırlıyorum,” dedi. O an, yalnız olmadığımı anladım. Hepimiz, bir şekilde, ailemizle sınırlarımızı korumaya çalışıyorduk.

Bir akşam, Zeynep bana sarıldı, “Anne, bu elbisemi sakla, ben büyüyünce de bakmak isterim,” dedi. O an, kararımı verdim. Bazı şeyleri saklayacaktım, bazılarını ise ihtiyacı olana verecektim. Ama en önemlisi, kendi sınırlarımı koruyacaktım. Çünkü ben de değerliyim, benim de hislerim, anılarım önemli.

Şimdi, biri benden bir şey istediğinde, önce kendime soruyorum: Gerçekten verebilir miyim? Vereceksem, içim rahat mı? Eğer değilse, kibarca açıklıyorum. Bazen kırılanlar oluyor, ama zamanla herkes alıştı. En önemlisi, ben kendime daha çok saygı duymaya başladım.

Bazen düşünüyorum, acaba siz de benim gibi, aileyle sınır koymakta zorlanıyor musunuz? Kendi ihtiyaçlarınızı savunmak size de suçluluk hissettiriyor mu? Yorumlarda paylaşır mısınız, belki birbirimize destek oluruz…