“Oğlumun Soyadını Taşıma Hakkın Yok!”: Bir Boşanma Hikayesi

“Senin oğlumun soyadını taşımaya hakkın yok, Elif! Boşandınız, artık bizim aileyle bir bağın kalmadı!” diye bağırdı kayınvalidem, Ayten Hanım, mutfağın ortasında. Ellerim titriyordu, gözlerimden yaşlar süzülüyordu ama oğlum Ege’nin odasında, kapının arkasında bizi dinlediğini biliyordum. O an, hayatımda ilk defa bu kadar çaresiz ve öfkeli hissettim.

Boşanma sürecimiz sancılı geçmişti. On yıl süren evliliğimizin ardından, eşim Serkan’la yollarımızı ayırmaya karar verdik. Aslında karar demek bile yanlış olur; Serkan’ın ilgisizliği, sürekli iş seyahatleri, eve geç gelmeleri ve en sonunda öğrendiğim ihanet… Tüm bunlar birikti, birikti ve sonunda patladı. Ama asıl patlama, boşanma sonrası yaşandı. Herkesin sandığı gibi, boşanmakla her şey bitmiyormuş. Asıl fırtına, imzalar atıldıktan sonra başlıyormuş.

Ayten Hanım, oğlunun boşanmasından beni sorumlu tutuyordu. “Sen iyi bir kadın olsaydın, Serkan seni bırakmazdı,” diyordu her fırsatta. Oysa kimse bana, “Sen mutlu musun Elif?” diye sormadı. Kimse, geceleri oğlum Ege’yle yalnız ağladığımızı, onun babasını özleyip bana sarıldığında içimin nasıl yandığını bilmedi.

Boşanma sonrası Ege’nin velayeti bana verildi. Serkan, ayda bir kez görmeye geliyordu. O da çoğu zaman son anda iptal ediyordu buluşmaları. Ege, babasının gelmediği her hafta sonu biraz daha içine kapanıyordu. Ben ise ona hem anne, hem baba olmaya çalışıyordum. Ama asıl savaşım, Ayten Hanım’laydı.

Bir gün, Ege’yi okuldan aldıktan sonra eve döndüğümüzde, Ayten Hanım kapıda bekliyordu. Yüzü asık, gözleri öfke doluydu. “Seninle konuşmam lazım,” dedi. Ege’yi odasına gönderdim. Mutfakta, çay koyarken başladı konuşmaya:

“Elif, bak kızım… Benim oğlumun soyadını taşıyorsun hâlâ. Boşandınız, artık bizim aileyle bir bağın kalmadı. Ege’nin soyadı tamam, babasının oğlu. Ama sen? Sen neden hâlâ Yılmaz’sın?”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Ayten Hanım, ben bu soyadıyla yıllardır yaşıyorum. Kimliğim, işim, her şeyim bu isimle. Hem Ege’nin annesiyim. Onunla aynı soyadı taşımak istiyorum,” dedim, sesim titreyerek.

“Olmaz! Bizim ailemizin adını taşıyamazsın. Oğlum seni istemedi, boşandınız. Git, kendi kızlık soyadına dön!”

O an, içimde bir şeyler koptu. On yıl boyunca bu aileye ait olmaya çalışmıştım. Her bayramda, her doğum gününde, her aile yemeğinde kendimi kanıtlamaya çalışmıştım. Ama şimdi, bir anda, sanki hiç var olmamışım gibi, beni silmek istiyorlardı.

“Ege’nin annesi olarak onunla aynı soyadı taşımak istiyorum. Bu benim hakkım,” dedim. Ama Ayten Hanım dinlemiyordu bile. “Senin hakkın falan yok! Oğlumun adını kirletiyorsun!”

O gece, Ege yanıma geldi. “Anne, babaannem neden sana kızıyor?” diye sordu. Gözlerim doldu. “Bazen insanlar, anlamadıkları şeylerden korkarlar, oğlum. Ama ben hep senin annen olacağım, adımız ne olursa olsun,” dedim.

Ama içim içimi yiyordu. Gerçekten, adım değişirse Ege’ye yabancı mı olurum? Toplumda, okulda, hastanede, her yerde “Ege Yılmaz’ın annesi Elif Yılmaz” olarak tanınıyordum. Kızlık soyadımı alsam, Ege’yle arama görünmez bir duvar mı örülürdü?

Bir hafta sonra, Ayten Hanım bu sefer Serkan’ı aramış. Serkan beni aradı, sesi yorgun ve umursamazdı. “Annem çok dert ediyor bu soyadı işini. İstersen değiştir, Elif. Ne olacak ki?”

“Senin için bir şey ifade etmiyor olabilir, Serkan. Ama ben oğlumla aynı soyadı taşımak istiyorum. Onun annesi olduğum belli olsun istiyorum. Senin annenin derdi ne?”

“Bilmiyorum, Elif. Annem işte… Takma kafana.”

Ama takıyordum. Çünkü Ayten Hanım, komşulara, akrabalara, hatta Ege’nin okulundaki öğretmenlere bile laf taşımıştı. “Elif hâlâ bizim soyadımızı kullanıyor, ayıp değil mi?” diye konuşmuştu. Bir gün okulda, Ege’nin öğretmeniyle konuşurken, öğretmen bana, “Elif Hanım, soyadınızı değiştirmeyi düşünüyor musunuz?” diye sordu. O an, yerin dibine girdim.

Bir akşam, Ege’yle birlikte televizyon izlerken, kapı çaldı. Ayten Hanım, yanında Serkan’la birlikte gelmişti. Yüzlerinde kararlı bir ifade vardı. “Elif, bu iş böyle gitmez. Ya soyadını değiştirirsin, ya da Ege’yi daha az görürsün,” dedi Ayten Hanım.

Serkan araya girdi: “Bak Elif, annem çok üzülüyor. Lütfen, bu işi uzatma.”

O an, içimdeki tüm korkular, öfkeye dönüştü. “Siz ne hakla bana oğlumla tehdit ediyorsunuz? Ben Ege’nin annesiyim! Onunla aynı soyadı taşımak istiyorum. Bu benim hakkım! Siz bana değil, Ege’ye zarar veriyorsunuz!” diye bağırdım. Ege, odasından çıkıp bana sarıldı. “Anne, gitmeni istemiyorum,” dedi.

O gece, sabaha kadar uyuyamadım. Annemi aradım, ağladım. “Anne, ben ne yapacağım? Herkes bana düşman oldu,” dedim. Annem, “Kızım, sen oğlun için en iyisini yapmaya çalışıyorsun. Kimseye kulak asma. Ege’nin annesi sensin, soyadın ne olursa olsun,” dedi. Ama toplumun baskısı, Ayten Hanım’ın bitmek bilmeyen ısrarı, Serkan’ın umursamazlığı… Hepsi üstüme üstüme geliyordu.

Bir gün, Ege okuldan ağlayarak geldi. “Anne, arkadaşlarım bana ‘Senin annen artık Yılmaz değilmiş’ dedi. Ben istemiyorum, senin adın değişsin,” dedi. O an, oğlumun gözlerindeki korkuyu gördüm. Onu korumak için, kendi kimliğimden vazgeçmeli miydim? Yoksa, onunla aynı soyadı taşımak için mücadele etmeli miydim?

Bir avukatla görüştüm. “Yasal olarak, eski eşin soyadını kullanmaya devam edebilirsin, özellikle çocuğun velayeti sende olduğu için. Kimse seni buna zorlayamaz,” dedi. Ama toplumun yargısı, yasalardan daha acımasızdı.

Ayten Hanım pes etmedi. Mahallede, akrabalarda, herkesin diline düştüm. “Elif, hâlâ Yılmaz soyadını kullanıyor. Ne yüzsüz kadın!” dediler. İş yerinde bile, bazı arkadaşlarım arkamdan konuşuyordu. “Boşanmış ama hâlâ eski kocasının soyadını taşıyor, neden acaba?”

Bir gün, Ege’yle birlikte parka gittik. Yanımıza bir kadın yaklaştı, eski komşumuz. “Elif Hanım, siz hâlâ Yılmaz mısınız?” diye sordu alaycı bir şekilde. Ege’nin elini daha sıkı tuttum. “Evet, oğlumun annesiyim. Onunla aynı soyadı taşımak istiyorum,” dedim. Kadın başını salladı, uzaklaştı. Ama içimde bir yara daha açıldı.

Ayten Hanım, son bir hamle yaptı. Ege’yi almak için dava açtı. “Elif, oğlumun adını kullanmaya devam edersen, Ege’yi senden alırım!” dedi. O an, hayatımda ilk defa bu kadar korktum. Oğlumu kaybetmekten korktum. Ama vazgeçmedim. Mahkemede, gözlerimin içine bakarak, “Ben Ege’nin annesiyim. Onunla aynı soyadı taşımak istiyorum. Bu benim hakkım!” dedim.

Hakim, bana hak verdi. Ege’nin velayeti bende kaldı, soyadımı değiştirmem gerekmedi. Ama o günden sonra, Ayten Hanım’la aramızda bir duvar örüldü. Ege, babaannesini daha az görmeye başladı. Ben ise, toplumun yargılarına karşı oğlum için dimdik durmaya çalıştım.

Şimdi, geceleri Ege’yi uyuturken, ona sarılıp, “Adımız ne olursa olsun, ben hep senin annenim,” diyorum. Ama bazen kendi kendime soruyorum: Bir soyadı, bir kadının anneliğini, kimliğini, sevgisini gerçekten değiştirebilir mi? Sizce, bir anne oğluyla aynı soyadı taşımak için bu kadar mücadele etmeli mi?