“Bana Cenneti Vadettin, O ise Beni Bir Akşam Yemeğine Götürdü”: Her Şeyi Kaybetmenin Hikayesi

“Yeter artık, Zeynep! Daha fazla yalan dinleyemem!” diye bağırdım, ellerim titreyerek mutfak tezgâhına yaslandı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Küçücük mutfağımızda, eski fayansların arasından sızan soğuk gibi, aramızdaki sevgi de yavaşça çekiliyordu. Zeynep’in gözleri doldu, ama bu sefer ağlamasına izin vermeyecektim.

“Ne istiyorsun benden, Ali? Daha ne kadar suçlayacaksın beni?” dedi, sesi çatallaşmıştı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim her şey dilimin ucuna geldi.

“Bana cenneti vadettin Zeynep! Hayaller kurduk beraber, çocuklarımız olacak dedik, huzurlu bir evimiz olacak dedik. Ama sen… Sen başka birine umut verdin!”

Zeynep’in gözleri yere kaydı. O an anladım ki, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. O akşam, evimizin içinde yankılanan sessizlik, İstanbul’un dışındaki bu küçük kasabada bile duyulacak kadar ağırdı.

Hayatım boyunca hep daha fazlasını istedim. Babam, “Oğlum, yetinmeyi bilmezsen elindekini de kaybedersin,” derdi. Ama ben yetinmedim. Üniversiteyi bitirip İstanbul’a geldim, büyük hayallerle. Zeynep’le tanıştığımda cebimde beş kuruşum yoktu ama gözlerimde umut vardı. O da bana inandı. Birlikte eski bir apartman dairesinde yeni bir hayat kurduk. Her sabah simit-peynirle kahvaltı ederken bile mutluyduk. Ama zamanla hayatın yükü omuzlarımıza çöktü.

İş bulmak kolay olmadı. İnşaatlarda çalıştım, gece vardiyalarında güvenlik oldum. Zeynep ise bir tekstil atölyesinde terzi olarak çalışıyordu. Akşamları yorgun argın eve dönerdik; bazen konuşacak halimiz bile kalmazdı. Yine de birbirimize sarılıp uyurduk. Ama zamanla aramızdaki o sıcaklık yerini soğuk bir mesafeye bıraktı.

Bir gün eve erken geldim. Kapıyı açtığımda Zeynep telefonda birisiyle konuşuyordu. Sesini alçaltmıştı ama duydum: “Evet, yarın akşam buluşabiliriz… Ali geç gelmez.” O an içimde bir şeyler yıkıldı. Sanki yıllardır üzerine titrediğim her şey bir anda paramparça oldu.

O gece uyuyamadım. Zeynep’in yanımda huzurla uyumasına bakarken içimdeki öfkeyi bastıramadım. Sabah olduğunda ona hiçbir şey söylemedim; ama içimdeki şüphe büyüdü.

Bir hafta sonra, işten erken çıktım ve Zeynep’i takip ettim. Kadıköy’de küçük bir kafede oturuyordu; karşısında ise Mahir vardı – eski lise arkadaşı. Gülüşüyorlardı, Zeynep’in gözleri parlıyordu. O bakışı bana yıllardır göstermemişti.

Eve döndüğümde içimden geçenleri anlatacak cesaretim yoktu. Annem aradı: “Ali oğlum, sesin kötü geliyor, bir derdin mi var?” dedi. Anneme ne anlatabilirdim ki? “Yok anneciğim, biraz yorgunum,” dedim sadece.

O akşam Zeynep eve geç geldi. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. “Neredeydin?” diye sordum.

“Arkadaşlarla buluştum,” dedi kısaca.

“Kimdi o arkadaşlar?”

“Senin tanımadığın insanlar.”

Yalan söylediğini biliyordum ama yüzüne vuramadım. İçimdeki gurur buna izin vermedi.

Bir hafta boyunca her şey aynı şekilde devam etti. Ben suskunlaştıkça Zeynep daha da uzaklaştı benden. Bir akşam eve geldiğimde sofrada iki kişilik yemek vardı; ama Zeynep yoktu. Telefonunu aradım, açmadı.

Gece yarısı kapı çaldı; Zeynep geldiğinde gözleri kıpkırmızıydı.

“Neredeydin?” dedim tekrar.

“Ali… Ben… Mahir’leydim.”

O an dünyam başıma yıkıldı. “Neden?” diye sordum sadece.

“Çünkü seninle konuşamıyorum artık! Çünkü senin yanında kendimi yalnız hissediyorum!”

Bir süre sessizlik oldu. Sonra Zeynep ağlamaya başladı:

“Sen de biliyorsun Ali… Biz çok yorulduk. Hayallerimiz vardı ama hepsi yavaş yavaş öldü. Ben de öldüm içinde.”

O gece sabaha kadar düşündüm. Ne yapmalıydım? Onu affetmeli miydim? Yoksa her şeyi bırakıp gitmeli miydim?

Ertesi gün iş yerine gitmedim; sahilde oturup denizi izledim saatlerce. Yanımdan geçen insanlar bana bakıp geçiyordu; kimse içimdeki fırtınadan haberdar değildi.

Akşam eve döndüğümde Zeynep valizini toplamıştı.

“Gidiyorum Ali,” dedi sessizce.

“Peki ya ben?”

“Sen… Sen güçlü adamsın, toparlarsın kendini.”

O günden sonra hayatım tamamen değişti. Ev bomboş kaldı; duvarlar yankı yapıyordu artık. Annem aradı yine: “Oğlum, gel köye dön istersen,” dedi.

Ama ben dönemedim; çünkü İstanbul’da kaybettiklerimin hesabını vermeden kaçmak istemedim.

Aylar geçti; işimi kaybettim, arkadaşlarım uzaklaştı benden. Bir sabah aynaya baktığımda kendimi tanıyamadım: Gözlerimin altı morarmıştı, sakallarım uzamıştı.

Bir gün mahalledeki bakkal Ahmet Abi’ye rastladım:

“Ali, oğlum… Herkesin başına gelir böyle şeyler. Yeter ki kendini bırakma,” dedi.

Ama ben çoktan kendimi bırakmıştım.

Bir gece rüyamda babamı gördüm: “Oğlum,” dedi, “Hayat bazen insanı dibe çeker ki oradan yeniden çıkabilesin.”

O sabah uyandığımda ilk defa umut hissettim içimde. Evet, her şeyimi kaybetmiştim; ama belki de yeniden başlamak için kaybetmem gerekiyordu.

Şimdi bu satırları yazarken düşünüyorum: İnsan gerçekten affedebilir mi? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı? Siz olsaydınız ne yapardınız?