Kırık Bir Babayla Büyümek: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı

“Yine mi geç kaldın baba?” diye bağırdım kapıdan içeri girerken. Annem mutfakta sessizce ağlıyordu, gözyaşlarını saklamak için sırtını dönmüştü bana. Babam ise kapının önünde, ayakta zor duruyordu. Yüzünde o tanıdık mahcubiyet, cebinde ise yine bir şişe rakı. O an, içimde bir şeylerin daha koptuğunu hissettim.

Benim adım Elif. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartmanın üçüncü katında büyüdüm. Babam, Mahmut, eskiden iyi bir adamdı derlerdi komşular. Ama ben o iyi adamı hiç tanımadım. Benim bildiğim baba, her akşam eve sarhoş dönen, anneme bağıran, bazen de sessizce odasına kapanıp sabaha kadar ağlayan bir adamdı.

Annem, Zeynep, sabahları erkenden kalkar, mahalledeki fırında çalışmaya giderdi. Eve döndüğünde yorgunluktan bitap düşerdi. Akşamları sofraya oturduğumuzda, babamın ne zaman geleceğini, geldiğinde neyle karşılaşacağımızı bilmezdik. Bazen sofrada sessizce yemek yer, bazen de babamın öfke nöbetleriyle dağılan tabakların sesini dinlerdik.

Bir gün okuldan eve döndüğümde annemi mutfakta bulamadım. Ev sessizdi. Babam salonda koltuğa yığılmıştı. Gözleri kan çanağı gibiydi. “Annen gitti,” dedi kısık bir sesle. “Biraz hava alacakmış.” O an içimde tarifsiz bir korku başladı. Annem o gece gelmedi. Ben de sabaha kadar pencerenin önünde oturdum, her gelen arabanın farında annemi bekledim.

Ertesi sabah annem döndü ama gözlerinde başka bir kadın vardı artık. Yorgun, kırgın ve umutsuzdu. O günden sonra evimizdeki sessizlik daha da büyüdü. Babam ise her geçen gün biraz daha içine kapandı, biraz daha kayboldu.

Bir akşam babam eve geldiğinde yüzünde morluklar vardı. “Mahallede kavga çıkmış,” dedi annem bana fısıldayarak. O gece babam hiç konuşmadı. Sadece odasına kapanıp saatlerce ağladı. Ben ise kapının arkasında dizlerimin üstüne çökmüş, onun hıçkırıklarını dinledim. O an ilk kez babam için ağladım. Çünkü anladım ki, o da kaybolmuştu bu hayatta.

Liseye başladığımda hayatımız biraz daha zorlaştı. Annemin işi azaldı, babam ise iş bulamaz oldu. Evde para yoktu, faturalar birikiyordu. Bir gün elektrikler kesildiğinde annemle karanlıkta oturduk. “Elif,” dedi annem, “Bazen insan en yakınındakini bile kurtaramaz.” O gece annemin ellerini tutup ağladım. Çünkü ben de babamı kurtaramıyordum.

Bir gün okuldan dönerken mahalledeki bakkalın önünde babamı gördüm. Arkadaşlarıyla oturmuş, yüksek sesle gülüyordu. Göz göze geldik. Bir anlığına utandı, başını eğdi. O an içimde ona karşı hem öfke hem de acı hissettim. Eve döndüğümde annem bana sarıldı ve “Babanı affetmek zorunda değilsin,” dedi. Ama ben affetmek istiyordum; çünkü başka çarem yoktu.

Üniversite sınavına hazırlandığım yıl babam hastalandı. Doktorlar siroz dediğinde annemle göz göze geldik; ikimiz de yıllardır beklediğimiz sonun geldiğini biliyorduk. Babam hastanede yatarken her gün yanına gittim. Bazen uyanık olurdu, bana bakar ama konuşmazdı. Bir gün elimi tuttu ve “Kızım,” dedi, “Sana iyi bir baba olamadım.” Gözlerimden yaşlar süzüldü; çünkü yıllardır duymak istediğim cümle buydu.

Babam hastanede vefat ettiğinde içimde garip bir boşluk oluştu. Ne öfke kaldı ne de acı; sadece koca bir eksiklik… Cenazesinde mahalleden kimse gelmedi; sadece biz vardık: annem ve ben… Tabutun başında annem bana döndü ve “Artık özgürsün,” dedi sessizce.

Babam öldükten sonra hayatımız yavaş yavaş düzene girdi. Annem yeni bir iş buldu, ben üniversiteyi kazandım ve başka bir şehre taşındım. Ama her gece yatağa yattığımda babamın eksikliğini hissettim. Onunla yaşayamadığım çocukluğumu, aile olmanın sıcaklığını hep özledim.

Yıllar geçti, şimdi ben de yetişkin oldum. Kendi hayatımı kurdum ama geçmişimden kalan yaralar hâlâ taze… Bazen aynaya baktığımda babamın gözlerini görüyorum kendi gözlerimde ve korkuyorum: Acaba ben de onun gibi eksik biri olur muyum?

Siz hiç affedemediğiniz birini sevmek zorunda kaldınız mı? Ya da en çok ihtiyacınız olan kişiyi kaybettiğinizde içinizde hangi boşluk kaldı?