Dağın Eteğinden Gelen Yabancı: Bir Akşamın Gölgesinde

“Kim var orada?!” diye bağırdım, elimdeki sulama kabı titrerken. Güneş, dağın arkasına çekilmiş, bahçemin gölgeleri uzamıştı. O an, çalıların arasından bir adam çıktı; üstü başı toz içinde, gözleri ise sanki yıllardır uyumamış gibi yorgundu. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Annem içeriden seslendi: “Meral, ne oldu kızım?” Ama ben cevap veremedim, gözlerim yabancının üzerinde kilitli kaldı.

Adam, ellerini havaya kaldırıp, “Korkmayın, bir zararım yok,” dedi. Sesi çatallıydı, sanki uzun zamandır konuşmamış gibiydi. O an, çocukluğumdan beri annemin bana anlattığı dağ hikâyeleri aklıma geldi: Dağdan inen yabancılar, kaybolan koyunlar, gece duyulan ayak sesleri… Ama bu adam gerçekti ve şimdi karşımdaydı.

“Ne istiyorsun?” dedim, sesim beklediğimden daha sert çıktı. Adam gözlerini kaçırdı, “Biraz su… ve belki bir lokma ekmek,” dedi. O an, içimde bir merhametle korku arasında sıkışıp kaldım. Annem kapıya çıktı, başörtüsünü düzelterek, “Buyur evladım, gel otur. Meral, bir bardak su getir,” dedi. Annemin bu kadar rahat davranmasına şaşırdım. Babam yıllar önce, bir gece ansızın kaybolmuştu; o günden beri yabancılara karşı hep temkinliydik. Ama annem, sanki o eski korkuları unutmuş gibiydi.

Adam bahçedeki eski tahta sandalyeye oturdu. Ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş, başını eğmişti. Ona su verirken ellerinin titrediğini fark ettim. “Adın ne?” diye sordum. “Yusuf,” dedi kısık bir sesle. O an, içimde bir şeyler kıpırdadı. Yusuf ismi, babamın kaybolduğu gece köyde konuşulan isimlerden biriydi. Ama bu adamı daha önce hiç görmemiştim.

Annem mutfaktan bir tabak peynir, zeytin ve ekmek getirdi. Yusuf, yavaşça yemeye başladı. Annem ona bakarken gözlerinde bir hüzün vardı. “Nereden geliyorsun Yusuf?” diye sordu. Yusuf, bir an duraksadı, sonra “Dağın arkasındaki köyden… Ama orada artık kimse kalmadı,” dedi. Annem başını salladı, “O köyde eskiden akrabalarımız vardı. Şimdi hepsi dağıldı,” dedi. O an, annemle Yusuf arasında bir şeyler olduğunu hissettim. Bir bakış, bir sessizlik…

Yemekten sonra Yusuf kalkmak istedi, ama annem ısrar etti: “Gece dağda kalınmaz evladım, burada kal. Meral, misafir odasını hazırla.” İçimdeki huzursuzluk büyüyordu. O gece, Yusuf’un ayak seslerini dinleyerek uyumaya çalıştım. Annem ise sabaha kadar dua etti. Sabah olduğunda Yusuf çoktan gitmişti. Ama o günden sonra, evimizin etrafında garip şeyler olmaya başladı. Bahçedeki çiçekler ezilmiş, kümesteki tavuklar korkmuştu. Annem, “Yusuf iyi bir çocuk, başına bir şey gelmesin,” dedi. Ama ben şüpheleniyordum. Babamın kayboluşu, Yusuf’un gelişi, annemin sessizliği… Hepsi birbirine karışıyordu.

Bir akşam, köyün kahvesinde otururken, yaşlı Muzaffer Amca yanıma geldi. “Meral, annenle konuş. O Yusuf’u tanıyor,” dedi. Şaşırdım, “Nereden biliyorsun?” dedim. Muzaffer Amca gözlerini kaçırdı, “Eskiden… babanla Yusuf’un arası iyi değildi. Bir gece kavga ettiler. Sonra baban kayboldu,” dedi. O an, içimde bir fırtına koptu. Eve döndüğümde annemi mutfakta ağlarken buldum. “Anne, bana doğruyu söyle. Yusuf kim?” dedim. Annem gözyaşlarını sildi, “Yusuf, babanın çocukluk arkadaşıydı. Ama aralarına para girdi, dostlukları bozuldu. O gece… Yusuf köye geldiğinde baban kayboldu,” dedi. “Yani babamın kayboluşunda Yusuf’un parmağı mı var?” diye bağırdım. Annem sessiz kaldı.

O gece, Yusuf tekrar kapımızı çaldı. Annem kapıyı açtı, ben ise arkasında durdum. Yusuf’un gözleri doluydu. “Meral, sana anlatmam gerekenler var,” dedi. İçeri girdik. Yusuf, titreyen elleriyle bir mektup çıkardı. “Bu, babandan sana,” dedi. Şaşkınlıkla mektubu aldım. Babamın el yazısıydı. “Kızım Meral, eğer bu mektup eline geçtiyse, bil ki ben kendi isteğimle gittim. Yusuf’un suçu yok. Aramızdaki meseleler büyüdü, ben de kaçmayı seçtim. Annene iyi bak,” yazıyordu.

Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Yusuf, “Yıllarca bu mektubu sana vermeye cesaret edemedim. Ama artık dayanamadım,” dedi. Annem, Yusuf’un elini tuttu, “Geçmişi değiştiremeyiz, ama birbirimizi affedebiliriz,” dedi. O an, içimdeki öfke yerini bir boşluğa bıraktı. Babamın gidişi, Yusuf’un gelişi, annemin suskunluğu… Hepsi bir anlam kazandı.

Köyde dedikodular başladı. “Meral’in babası Yusuf yüzünden gitti,” diyenler oldu. Ama ben artık gerçeği biliyordum. Herkesin bir sırrı, bir acısı vardı. Dağın eteğinden gelen yabancı, aslında geçmişimin gölgesiydi. Şimdi, o gölgeyle barışmanın zamanıydı.

Bazen geceleri, dağın sessizliğinde babamı düşünürüm. Acaba o da beni düşünüyor mudur? Hayat, bazen en beklenmedik anda, en derin yaralarımızı açar. Ama belki de iyileşmek için önce o yaralarla yüzleşmek gerekir. Siz olsaydınız, geçmişinize böyle bir yabancıyla mı yüzleşirdiniz, yoksa her şeyi ardınızda bırakıp yeni bir başlangıç mı yapardınız?