Baba, Artık Arama Beni: Bir Mirasın Ardında Kalanlar
“Baba, lütfen artık arama beni. Gerçekten vaktim yok, sana yardım edemem.” Sesim telefonda soğuk ve kararlı çıkıyor, ama içimde bir şeyler kırılıyor. Babamın nefesini duyuyorum, derin bir iç çekiş, ardından sessizlik. “Oğlum, sadece sesini duymak istemiştim. Başka bir şey istemiyorum.” diyor, sesi titriyor. Bir an için çocukluğumun geçtiği o eski evin kokusu burnuma geliyor, annemin mutfakta yaptığı kekin kokusu, babamın akşamları bana kitap okuduğu o anlar… Ama hemen kendimi topluyorum. Bu duygulara kapılmak istemiyorum. Çünkü biliyorum, o anlar çoktan geride kaldı.
On yıl önce, annem vefat ettiğinde, ailemiz bir daha asla eskisi gibi olmadı. Babam, annemin ardından adeta çöktü. Ben ise, üniversiteyi bitirip İstanbul’a taşındım. Kendi hayatımı kurmak istedim, kendi ayaklarım üzerinde durmak. Babam ise, kasabada, eski evimizde yalnız kaldı. İlk başlarda her hafta arardı, bazen gelir beni görmek isterdi. Ama ben, iş yoğunluğumu bahane ederek onu hep geri çevirdim. “Baba, işlerim çok yoğun. Zaten İstanbul’da hayat çok zor. Sen de alış artık yalnızlığa.” derdim. O ise hep anlayışlı olmaya çalışırdı. “Oğlum, sen mutlu ol yeter.” der, telefonu kapatırdı.
Ama işin aslı, ben mutlu değildim. İstanbul’da bir muhasebe ofisinde çalışıyordum, hayatım sabah dokuz, akşam altı arasında sıkışıp kalmıştı. Arkadaşlarım vardı, ama hiçbiriyle gerçek bir bağ kuramıyordum. İçimde bir boşluk vardı, neyle dolduracağımı bilmiyordum. Babam ise, her aradığında o boşluk daha da büyüyordu. Çünkü onunla konuşmak, bana geçmişi, kaybettiklerimi hatırlatıyordu.
Bir gün, babam aradı ve “Oğlum, evin tapusunu üstüne yapmak istiyorum. Annenden kalan tarlaları da sana devredeceğim.” dedi. O an, içimde bir huzursuzluk hissettim. Para, mal, mülk… Bunlar bana hiçbir zaman sıcak gelmemişti. Ama yine de, “Tamam baba, nasıl istersen.” dedim. O günden sonra, babamın aramaları daha da sıklaştı. Bazen hastalandığını, bazen yalnız kaldığını söylüyordu. Ben ise, her seferinde daha da soğuklaşıyordum. “Baba, ben senin için burada değilim. Kendi başının çaresine bak.” dedim bir keresinde. O an, babamın kalbinin kırıldığını hissettim. Ama umursamadım. Çünkü ben de kırılmıştım, yıllar önce, annemi kaybettiğimizde, babamın içine kapanıp beni yalnız bıraktığında…
Aradan yıllar geçti. Babam yaşlandı, hastalıklar peşini bırakmadı. Ben ise, mirasın bana geçmesiyle birlikte biraz daha rahat bir hayat sürmeye başladım. Yeni bir araba aldım, daha iyi bir eve taşındım. Ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Babamı aramıyor, onun aramalarını da açmıyordum. Sadece banka işlemleri için aradığında, kısa ve soğuk konuşuyordum. Bir gün, işten eve dönerken telefonum çaldı. Babamın numarası… Açmadım. Sonra bir mesaj geldi: “Oğlum, seni çok özledim. Belki son kez arıyorumdur. Hakkını helal et.” O an, içimde bir şeyler koptu. Ama yine de aramadım. Çünkü gururum, kırgınlığım, geçmişin yükü ağır basıyordu.
Bir sabah, kasabadan bir komşumuz aradı. “Mehmet, babanı hastaneye kaldırdık. Durumu ağır.” dedi. O an, zaman durdu sanki. Hemen bir otobüs bileti aldım, kasabaya gittim. Hastaneye vardığımda, babam yoğun bakımdaydı. Yanına giremedim. Doktor, “Geç kalmışsınız, durumu kritik.” dedi. İçimde bir pişmanlık, bir suçluluk duygusu… Keşke bir kez daha konuşabilseydim, ona sarılabilseydim. Ama artık çok geçti.
Babam, o gece vefat etti. Cenazesinde, kasabanın bütün yaşlıları, eski komşularımız, çocukluk arkadaşlarım vardı. Herkes bana baş sağlığı diledi, “Baban seni çok severdi.” dedi. O an, babamın bana bıraktığı mirasın sadece para ve mal olmadığını anladım. O, bana sevgisini, özlemini, yalnızlığını bırakmıştı. Ama ben, bunları görmezden gelmiş, sadece maddi şeylere odaklanmıştım.
Cenazeden sonra, eski evimize gittim. Her şey yerli yerindeydi. Babamın eski ceketi, annemin fotoğrafı, çocukluğumun oyuncakları… O an, gözyaşlarımı tutamadım. “Baba, affet beni. Sana layık bir evlat olamadım.” dedim. O an, içimdeki boşluğun asla dolmayacağını anladım. Çünkü bazı şeyler, geri gelmiyor.
Şimdi, İstanbul’daki evimde, babamın bana bıraktığı eski bir fotoğraf albümüne bakıyorum. Her fotoğrafta, babamın bana olan sevgisi, gözlerindeki umut… Ama ben, o sevgiyi görememiş, ona sırtımı dönmüşüm. Şimdi ise, elimde sadece pişmanlık ve yalnızlık kaldı.
Belki de, en büyük miras, bir insanın ardında bıraktığı sevgidir. Peki siz, sevdiklerinize yeterince değer veriyor musunuz? Yoksa benim gibi, her şey için çok mu geç olacak?