“Ayşe, ben İzmir’deyim, çocuklar annemde. Lütfen, affet ve anla!” – Tükenmiş Bir Annenin İtirafı

“Ayşe, neredesin? Çocuklar seni soruyor!” diye bağırıyordu eşim Mehmet, telefonda sesi titreyerek. O an, İzmir’in sabah serinliğinde, deniz kenarında oturmuş, ellerim titreyerek telefonu kapattım. Annemin evine çocukları bırakıp, hiçbir şey söylemeden çıkmıştım. Yıllardır içimde biriken yorgunluk, öfke ve çaresizlik, sonunda beni bu noktaya getirmişti.

Her şey, sıradan bir sabah kavgasıyla başlamıştı. Oğlum Emir, kahvaltıda yine yumurtasını beğenmemiş, kızım Zeynep ise okula gitmemek için ağlıyordu. Mehmet ise gazeteye gömülmüş, hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. “Ayşe, çay niye soğuk?” dediğinde içimde bir şeyler koptu. O an, yıllardır süren bu görünmezliğimin, emeğimin değersizliğinin, yalnızlığımın ağırlığıyla nefes alamadığımı hissettim.

Evlenirken hayallerim vardı. Güzel bir aile, huzurlu bir yuva, sevgi dolu bir ortam… Ama gerçekler bambaşkaydı. Mehmet’in ailesiyle aynı apartmanda oturmak, her gün kayınvalidemin eleştirilerine maruz kalmak, çocukların bitmek bilmeyen ihtiyaçları, kendi isteklerimin hep en sona kalması… Bir gün bile “Nasılsın Ayşe?” diyen olmadı. Annem bile, “Kızım, sabret. Her kadın böyle yaşıyor,” derdi. Ama ben artık sabredemiyordum.

Bir akşam, Mehmet işten geç gelmişti. Yorgun ve sinirliydi. Çocuklar odalarında kavga ediyor, ben ise mutfakta bulaşık yıkıyordum. Mehmet içeri girdi, “Bu ev neden hep dağınık? Çocuklar neden böyle saygısız?” diye bağırdı. O an, gözlerim doldu. “Mehmet, ben de yoruluyorum. Biraz yardım etsen…” dedim. Sözümü bitiremeden, “Senin işin bu, ben bütün gün çalışıyorum!” diye bağırdı. O gece, çocuklar korkudan ağladı, ben ise sessizce ağladım.

Ertesi sabah, aynada kendime baktım. Gözlerimin altı mor, saçlarım dağınık, yüzümde yılların yorgunluğu… “Bu ben miyim?” dedim kendi kendime. İçimdeki Ayşe’yi kaybetmiştim. Sadece anne, sadece eş, sadece gelin olmuştum. Ayşe yoktu. O gün, çocukları okula bırakırken anneme uğradım. “Anne, biraz çocuklara bakar mısın?” dedim. Annem, yüzüme bakmadan, “Tabii kızım, ama nereye gidiyorsun?” dedi. “Biraz nefes almam lazım,” dedim ve çıktım.

Otogara gidip ilk otobüse bindim. İzmir’e… Deniz kenarında, martıların sesinde, kendi sesimi duymak istedim. Otobüste ağladım, sustum, düşündüm. “Ben ne zaman bu kadar yalnız kaldım?” diye sordum kendime. Yıllarca herkes için yaşarken, kendimden vazgeçmişim. Kimseye anlatamadığım dertlerimi, içimde büyütmüşüm.

İzmir’e vardığımda, eski bir arkadaşım, Elif’i aradım. “Elif, ben geldim. Biraz yanında kalabilir miyim?” dedim. Elif, şaşırdı ama hemen kabul etti. Onun evine gidince, ilk defa biri bana sarıldı, “Ne oldu Ayşe?” dedi. O an, içimdeki bütün duvarlar yıkıldı. Ağladım, anlattım, sustum. Elif dinledi, yargılamadı. “Ayşe, senin de mutlu olmaya hakkın var,” dedi. O cümle, yıllardır duymadığım bir şefkatti.

Mehmet, defalarca aradı. Mesajlar attı: “Ayşe, çocuklar seni bekliyor. Ne olur dön!” Ama ben dönemedim. Çünkü dönersem, yine aynı döngüye hapsolacağımı biliyordum. Annem de aradı, “Kızım, herkes seni konuşuyor. Ne yapıyorsun sen?” dedi. “Anne, ben de insanım. Biraz kendim için yaşamak istiyorum,” dedim. Annem sustu, ilk defa beni anlamaya çalıştı.

Geceleri Elif’le uzun uzun konuştuk. O da yıllarca benzer şeyler yaşamıştı. “Ayşe, kadınlar hep susuyor, hep sabrediyor. Ama bazen susmak, insanı öldürüyor,” dedi. Haklıydı. Ben de susarak, kendimi öldürmüştüm.

Bir hafta geçti. Mehmet, çocukları anneme bırakmış, işe gitmiş. Çocuklar telefonda, “Anne, ne zaman geleceksin?” diye soruyor. Kalbim parçalanıyor. Ama biliyorum ki, ben iyileşmeden, onlara da iyi bir anne olamam. Elif, “Ayşe, kendini suçlama. Bazen uzaklaşmak, en büyük cesarettir,” dedi.

Bir gün, sahilde otururken, yaşlı bir kadın yanıma geldi. “Kızım, neden üzgünsün?” dedi. Gözlerim doldu, “Her şeyden kaçtım. Ama yine de huzur bulamıyorum,” dedim. Kadın, elimi tuttu, “Kendini affet. Sen de insansın. Herkes hata yapar, herkes yorulur. Önemli olan, yeniden ayağa kalkmak,” dedi. O sözler, içimde bir ışık yaktı.

Mehmet’e uzun bir mesaj yazdım: “Mehmet, ben İzmir’deyim. Çocuklar annemde. Lütfen, affet ve anla. Yıllardır kendimden vazgeçtim, hep sizi düşündüm. Ama artık ben de varım. Kendimi bulmadan, eve dönemem. Lütfen, bana zaman ver.” Gönderdim ve telefonu kapattım.

O gece, ilk defa derin bir uyku uyudum. Sabah, güneş yüzüme vurduğunda, içimde hafif bir umut vardı. Belki her şey düzelmeyecek, belki herkes beni anlamayacak. Ama ben, ilk defa kendim için bir adım atmıştım.

Şimdi, burada, İzmir’in serin sabahında, denize bakarken düşünüyorum: Bir insanın sabrı nereye kadar? Kendi değerimizi, en sevdiklerimizin gözünde nasıl geri kazanırız? Siz olsanız, ne yapardınız?