Bir Seçim – Yoksulluğun Gölgesinde İnsanlık

“Anne, bu akşam ne yiyeceğiz?” diye sordu en küçük oğlum Emir, gözleri umutla bana bakarken. O an içimde bir şeyler kırıldı. Buz gibi Aralık gecesi, mutfağımızda sadece bir avuç pirinç ve biraz yağ vardı. Ocağın başında, elimde tencereyle öylece kalakaldım. Kocam Murat işsizdi, aylardır doğru düzgün iş bulamamıştı. Kızım Zeynep, lise son sınıfta, üniversite hayalleriyle yanıp tutuşuyordu ama her gün aç karnına okula gidiyordu. En büyük oğlum Yusuf ise, babasının umutsuzluğunu omuzlarında taşıyordu, daha on altı yaşında olmasına rağmen.

O akşam, evdeki sessizlik, açlığın ve umutsuzluğun ağırlığıyla daha da derinleşti. Murat, köşedeki eski koltukta sessizce oturuyordu. Göz göze gelmekten kaçındık. Çünkü biliyorduk, konuşursak ya kavga edecek ya da ağlayacaktık. O sırada kapı çaldı. Komşumuz Fatma abla, elinde bir tabak börekle içeri girdi. “Ayşe, çocuklar aç kalmasın, ben fazla yapmıştım,” dedi. Gözlerim doldu, teşekkür bile edemedim. Böreği üçe böldüm, çocuklara verdim. Kendim bir lokma bile almadım. O gece yatağa aç girdim, gözlerim tavanda, içimde bir yangınla.

Ertesi sabah, markete gitmek zorundaydım. Evde ne ekmek ne de süt kalmıştı. Cebimde sadece on lira vardı. Marketin önünde durup, içeri girmeden önce derin bir nefes aldım. İçeride, raflarda dizili ürünlere bakarken, her şey bana ulaşılmaz birer hazine gibi geliyordu. Süt, peynir, yumurta… Hepsi bizim için lükstü artık. Kasada uzun bir kuyruk vardı. Herkesin elinde dolu dolu poşetler, ben ise sadece bir ekmek ve bir kutu sütle sıradaydım. Kasiyer, bana acıyarak baktı. O bakış, içimi daha da acıttı.

O gün, marketten çıkarken, gözüm kasanın hemen yanında duran çikolatalara takıldı. Emir’in doğum günü yaklaşıyordu. Oğlumun yüzünde bir gülümseme görmek için neler vermezdim! Ama param yetmezdi. İçimde bir ses, “Bir kerecik çal, kimse anlamaz,” dedi. Ellerim titredi. Kalbim deli gibi atıyordu. Etrafıma bakındım, kimse bana dikkat etmiyordu. O an, elim istemsizce bir çikolatayı cebime attı. Hemen dışarı çıktım, nefesim kesilmişti. Vicdanım, kalbimi sıkıştırıyordu. Eve dönerken, her adımda suçluluk duygusu büyüdü.

O akşam, Emir’e çikolatayı verdim. Gözleri parladı, “Anne, bunu nasıl aldın?” diye sordu. “Bir arkadaşım verdi,” dedim, yalan söyledim. O an, kendimden nefret ettim. Murat, çocukların yanında bir şey demedi ama gözleriyle beni sorguladı. Gece olunca, bana yaklaştı. “Ayşe, ne yaptın sen?” dedi fısıltıyla. Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Dayanamadım Murat, çocuklar için… Sadece bir kere,” dedim. O da ağladı. O gece, ilk defa birbirimize sarılıp ağladık. Yoksulluğun bizi ne hale getirdiğini, insanlığımızı nasıl kemirdiğini konuştuk.

Ertesi gün, market sahibi Mahmut Bey kapımızı çaldı. Elinde bir poşetle, yüzünde ciddi bir ifadeyle içeri girdi. “Ayşe Hanım, kameradan gördüm. Çikolatayı aldınız, ama ödeyemediniz. Biliyorum, zor durumdasınız. Ben de çocukken aç kaldım. Ama size yardım etmek isterim, çalmanıza gerek yok,” dedi. Utancımdan yerin dibine girdim. Gözyaşlarımı tutamadım. Mahmut Bey, poşetten bir sürü yiyecek çıkardı. “Bunu kabul edin, ama bir daha sakın böyle bir şey yapmayın. Çocuklarınız için güçlü olmalısınız,” dedi. O an, insanlığın hâlâ var olduğuna inandım.

O günden sonra, Murat’la birlikte hayatımızı değiştirmeye karar verdik. Murat, mahalledeki inşaatta gündelik iş buldu. Ben, Fatma ablanın yardımıyla evlere temizlik yapmaya başladım. Zeynep, okuldan sonra komşunun çocuğuna ders vermeye başladı. Yavaş yavaş, evimize umut geri döndü. Ama o çikolatayı çaldığım anı asla unutmadım. Her gece, çocuklar uyuduktan sonra, vicdanımla baş başa kaldım. Kendime hep aynı soruyu sordum: “Bir anne, çocukları için ne kadar ileri gidebilir?”

Bir gün, Zeynep yanıma geldi. “Anne, senin güçlü olduğunu sanıyordum. Ama bazen sen de hata yapabiliyorsun, değil mi?” dedi. Gözlerim doldu. “Evet kızım, bazen insan çaresiz kalınca yanlış yapabiliyor. Ama önemli olan, hatasından ders almak,” dedim. O an, Zeynep’in gözlerinde bir anlayış gördüm. Belki de ona en büyük dersi o gün verdim.

Mahallede, bizim gibi birçok aile vardı. Herkes kendi derdindeydi. Ama o markette yaşadığım olaydan sonra, komşularla daha çok dayanışmaya başladık. Fatma abla, her hafta mahalledeki kadınları topladı, birlikte yemek pişirdik, çocuklara dağıttık. Mahmut Bey, marketin arka tarafında ihtiyaç sahipleri için bir köşe ayırdı. Kimse kimseyi yargılamadı, herkes elinden geleni yaptı. Yoksulluk, bizi birbirimize daha çok yaklaştırdı.

Yıllar geçti, çocuklarım büyüdü. Zeynep üniversiteyi kazandı, Yusuf askere gitti, Emir ise liseye başladı. Murat, artık düzenli bir işte çalışıyor. Ben de mahallede kadınlara okuma yazma kursu veriyorum. Ama o Aralık gecesini, o çaresizliği, o utancı asla unutmadım. Her zaman içimde bir yara olarak kaldı. Ama aynı zamanda, insanlığın ve dayanışmanın gücünü de o günlerde öğrendim.

Şimdi bazen pencereden dışarı bakıp, o eski günleri hatırlıyorum. Kendime soruyorum: “Bir anne, çocukları için ne kadar ileri gidebilir? Ve biz, birbirimize yardım etmeden nasıl insan kalabiliriz?” Siz olsaydınız, benim yerimde ne yapardınız? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın, belki bir annenin vicdanına dokunursunuz.