Düğün Olmayacak
“Kalk kızım, bugün senin günün!” Annemin sesi, sabahın köründe odamı doldurdu. Gözlerimi açtığımda, tavanı izlerken içimde bir boşluk hissettim. Yatakta doğrulup, annemin heyecanlı yüzüne baktım. “Nihayet evleniyorsun, Zeynep. Bak, herkes senin için burada. Düğünümüz dillere destan olacak!” dedi, gözleri parlıyordu. Oysa benim içimde bir ağırlık vardı, nefes alamıyordum sanki.
Annem, babam, halam, hatta komşu Ayşe teyze bile mutfakta telaşla koşturuyordu. Herkes bir şeyler hazırlıyor, kahvaltı sofrası kuruluyor, gelinlik ütüleniyor, çiçekler kontrol ediliyordu. Herkesin yüzünde bir mutluluk, bir gurur… Ama ben aynaya baktığımda, gözlerimde sadece korku ve belirsizlik gördüm.
Telefonum titredi. Mesaj: “Hazır mısın? Bugün bizim günümüz. Seni çok seviyorum. – Emre.” Emre… Nişanlım. Dört yıldır birlikteyiz. Herkes onun ne kadar iyi bir insan olduğunu söyler. Çalışkan, efendi, ailesine düşkün. Ama ben… Ben gerçekten onu seviyor muyum? Yoksa sadece herkesin benden beklediği gibi mi davranıyorum?
Küçükken hayalini kurduğum düğünler gözümün önüne geldi. Beyaz atlı prens, masalsı bir aşk… Ama gerçek hayat öyle değilmiş. Annem, “Kız kısmı otuzuna gelmeden evlenmeli,” derdi hep. “Yoksa elde kalırsın.” Ben de otuzuma bir yıl kala, Emre’nin teklifini kabul ettim. Herkes çok sevindi. “Zeynep sonunda akıllandı,” dediler. Oysa ben sadece yorulmuştum. Sürekli “Ne zaman evleneceksin?” sorularından, komşuların fısıltılarından, akrabaların imalı bakışlarından yorulmuştum.
Kahvaltı sofrasında herkes bana bakıyordu. Annem, “Bak kızım, Emre gibi birini bulamazsın. Hem ailesi de çok iyi insanlar. Sen de artık kendi yuvanı kuracaksın. Biz de rahat edeceğiz,” dedi. Babam sessizce çayını karıştırdı. Onun da gözlerinde bir hüzün vardı sanki. Belki de kızının elden gideceğine üzülüyordu. Belki de o da benim gibi, bu kadar aceleye gerek olmadığını düşünüyordu. Ama kimse konuşmuyordu. Herkes rolünü oynuyordu.
Gelinlik provasına giderken, annemle arabada kaldık baş başa. “Zeynep, bak kızım, bu işler şakaya gelmez. Emre seni seviyor, ailesi seni bağrına bastı. Sen de artık kendi aileni kuracaksın. Bak, ben de babanla evlendiğimde çok heyecanlıydım. Ama zamanla alışıyorsun. Sevgi zamanla büyür,” dedi. Gözlerim doldu. “Anne, ya ben alışamazsam? Ya mutlu olamazsam?” dedim. Annem sustu. Sonra, “Kızım, herkesin hayatı kolay mı sanıyorsun? Herkesin içinde bir korku olur. Ama evlilik böyle bir şey. Zamanla geçer,” dedi. O an, annemin de gençliğinde korkuları olduğunu anladım. Ama o, korkularını bastırıp yoluna devam etmişti. Ben de öyle mi yapmalıydım?
Gelinlikçide, üzerime beyaz elbiseyi giydiğimde, aynada kendime baktım. Yabancı birini gördüm. O kadar güzel, o kadar narin görünüyordum ki… Ama içimdeki fırtına, yüzüme yansımıştı. Annem, “Çok güzelsin, Zeynep. Emre seni görünce bayılacak!” dedi. Ama ben, “Anne, ben gerçekten hazır mıyım?” diye sordum. Annem, “Hazırsın kızım. Herkes gibi sen de alışacaksın. Hem bak, bu kadar hazırlık yapıldı. Şimdi vazgeçmek olmaz,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Sanki kendi hayatımın seyircisi olmuştum.
Akşam, Emre aradı. “Zeynep, heyecanlı mısın?” dedi. Sesinde bir mutluluk vardı. “Biraz,” dedim. “Her şey çok hızlı oldu. Bazen korkuyorum.” Emre sustu. Sonra, “Ben de korkuyorum. Ama birlikte her şeyin üstesinden geliriz, değil mi?” dedi. O an, Emre’nin de insan olduğunu, onun da korkuları olduğunu gördüm. Ama yine de, içimdeki boşluk dolmadı.
Düğün günü geldiğinde, evde bir telaş, bir koşturmaca… Annem ağlıyor, halam dua ediyor, babam sessizce köşede oturuyordu. Ben ise odama kapanmış, pencereden dışarı bakıyordum. Kuşlar özgürce uçuyordu. Ben ise, kendi hayatımda tutsak gibiydim. Kapı çaldı. Babam geldi. “Kızım, iyi misin?” dedi. Gözlerim doldu. “Baba, ben… Ben hazır değilim galiba,” dedim. Babam sustu. Sonra, “Kızım, hayat bazen bizi zor kararlarla karşı karşıya bırakır. Ama unutma, bu senin hayatın. Kimse için kendinden vazgeçme,” dedi. O an, babamın gözlerinde bir anlayış gördüm. Belki de tek anlayan oydu.
Düğün salonuna gittiğimizde, herkes yerini almıştı. Müzik çalıyor, insanlar gülüyor, fotoğraflar çekiliyordu. Emre, yakışıklı takım elbisesiyle beni bekliyordu. Ama ben, her adımda daha da ağırlaşıyordum. Nikah masasına oturduğumda, içimde bir çığlık koptu. Nikah memuru, “Zeynep Yılmaz, hiçbir baskı altında kalmadan, kendi isteğinizle Emre Demir’le evlenmeyi kabul ediyor musunuz?” dediğinde, zaman durdu sanki. Herkes bana bakıyordu. Annem, gözleriyle “Evet de!” diyordu. Emre, ellerimi tutmuş, heyecanla bekliyordu. Ama ben… Ben susuyordum.
Bir anda, “Hayır,” dedim. Salon buz kesti. Annem ayağa fırladı, “Zeynep, ne yapıyorsun?” diye bağırdı. Emre’nin gözleri doldu. Herkes fısıldaşmaya başladı. “Ben… Özür dilerim. Ama hazır değilim. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum,” dedim. Annem ağlamaya başladı. Babam yanıma geldi, elimi tuttu. “Kızım, senin yanında olacağım,” dedi. O an, içimde bir huzur hissettim. Yıllardır ilk defa, kendi kararımı vermiştim.
Düğün salonunu terk ederken, herkes arkamdan konuşuyordu. “Yazık, ne güzel çocuktu Emre. Zeynep de delirdi galiba,” diyorlardı. Ama ben, ilk defa özgür hissediyordum. Annem günlerce konuşmadı benimle. Akrabalar arayıp, “Kızım, ne yaptın sen?” dediler. Ama babam hep yanımda oldu. “Kızım, hayat senin. Kimse için kendinden vazgeçme,” dedi hep.
Aylar geçti. Emre başka biriyle nişanlandı. Annem yavaş yavaş kabullendi. Ben ise, kendi hayatımı kurmaya başladım. İşime daha çok sarıldım, yeni arkadaşlar edindim. Bazen yalnız hissettim, bazen pişman oldum. Ama her sabah aynaya baktığımda, artık kendimi görüyordum. Kendi kararımı vermenin huzurunu yaşıyordum.
Şimdi düşünüyorum da, acaba doğru mu yaptım? Belki de hayat, cesur olabilenlerin yanında olur. Siz olsaydınız, ailenizin ve toplumun baskısına rağmen kendi yolunuzu seçebilir miydiniz? Yoksa herkes gibi susup, başkalarının istediği hayatı mı yaşardınız?