Bir Akşamüstü Sessizliği: Annemin Ardından

“Neden şimdi geldin, Elif?” diye sordu ablam, gözleri dolu dolu. Annemin başucunda, hastane odasının o ağır havasında, kelimeler boğazımda düğümlendi. O an, yıllardır biriktirdiğimiz tüm kırgınlıklar, suskunluklar ve söylenmemiş sözler, odanın köşelerinde yankılandı sanki. Annem, gözlerini zar zor açabildi, dudakları titredi, ama bir şey söyleyemedi. İçimde bir fırtına koptu; ne kadar geç kaldığımı, ne kadar çok şeyin geri dönülmez olduğunu o an anladım.

Babam, pencerenin önünde, ellerini cebine sokmuş, dışarıda yağmurun camı dövüşünü izliyordu. Onun da gözleri kırmızıydı ama ağlamazdı, hiç ağlamazdı. Bizim evde duygular hep yarım yaşanırdı; sevinçler bile sessizdi, acılar ise içe atılırdı. Annem hastalandığında, ben İstanbul’daydım, işimden izin almak zordu, hayatın koşturmacası içinde annemin sesini duymak bile bazen bir lüks oluyordu. Şimdi ise, o odada, annemin son nefesini beklerken, zamanın nasıl geçtiğini, neyi kaçırdığımı düşünüyordum.

Ablam, Zeynep, annemin yanında kalmıştı hep. O, annemin gözdesiydi; en azından ben öyle hissederdim. Çocukken bile, annem ona daha çok sarılır, ona daha çok gülerdi. Ben ise hep biraz uzakta, biraz eksik, biraz yanlış hissederdim. “Senin yüzünden annem bu kadar üzüldü,” dedi Zeynep, sesi titreyerek. “Senin yüzünden mi?” dedim içimden, ama söyleyemedim. Çünkü biliyordum, ben de suçluydum. Annemle son yıllarda çok az konuşmuştuk. Onun aramalarını çoğu zaman açmamış, mesajlarına kısa cevaplar vermiştim. Hayatımda yer açamamıştım ona; şimdi ise, o hayatımdan çıkmak üzereydi.

Odaya doktor girdi, annemin durumunun ağırlaştığını söyledi. Birkaç saatimiz kalmıştı belki de. O an, çocukluğumdan bir sahne gözümün önüne geldi: Annem, mutfakta, bana süt ısıtıyor, ben ise ödevimi yapmadığım için surat asıyorum. “Kızım, hayat kısa, küs kalmayın,” demişti bir gün. O zaman anlamamıştım, şimdi ise her kelimesi içimi dağlıyordu.

Babam, sessizce yanıma geldi. “Elif, annen seni çok özledi,” dedi. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Annemin elini tuttum, elleri buz gibiydi. “Anne, ben geldim,” dedim, sesim titreyerek. Gözlerini hafifçe araladı, bana baktı. Dudakları kıpırdadı, “Kızım…” dedi, sesi neredeyse duyulmazdı. O an, içimdeki tüm duvarlar yıkıldı. “Affet beni, anne,” dedim, “Sana yeterince iyi bir evlat olamadım.”

Ablam, başını çevirdi, ağlamamak için kendini zor tuttu. Babam ise, ilk defa omzuma dokundu. O an, ailemizin tüm eksik sevgisi, tüm yarım kalmış cümleleri, o odada toplandı. Annem, son bir kez gülümsedi, gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Sonra, derin bir nefes aldı ve bir daha vermedi.

O an, zaman durdu. Odanın sessizliği, kulaklarımı sağır etti. Ablam, annemin elini öptü, “Anne, gitme,” diye fısıldadı. Babam, başını eğdi, gözyaşlarını saklamaya çalıştı. Ben ise, annemin elini bırakmak istemedim. “Keşke daha çok zamanımız olsaydı,” dedim içimden, “Keşke ona daha çok sarılsaydım.”

Cenaze günü, evimiz insan doluydu. Komşular, akrabalar, herkes başsağlığına gelmişti. Ama ben, kalabalığın içinde yalnızdım. Annemin yokluğu, evin her köşesinde hissediliyordu. Mutfağa girdiğimde, annemin yaptığı reçelleri gördüm. Her biri, onun sevgisinin bir parçasıydı. Ablamla göz göze geldik, aramızda yıllardır süren soğukluk, bir anda anlamını yitirdi. “Elif, annem seni hep sevdi,” dedi Zeynep, “Sadece seninle nasıl konuşacağını bilemedi.” O an, ablamı ilk kez anladım. O da benim kadar yalnız, benim kadar kırgındı.

Babam, cenaze sonrası odasına çekildi. Onunla konuşmak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Annemin yokluğunda, babam daha da içine kapanmıştı. Akşam yemeğinde, masada üç kişiydik ama kimse konuşmuyordu. Annemin yaptığı yemekleri özledik, onun sesini, onun gülüşünü…

Geceleri, annemin odasına gidip onun yastığına sarıldım. Kokusu hâlâ yastıkta duruyordu. O an, çocukluğumun geçtiği o evi, annemin dizinin dibinde oturduğum günleri düşündüm. Hayat ne kadar hızlı geçmişti, ne çok şey yarım kalmıştı. Annemin bana bıraktığı bir defter vardı; içinde eski tarifler, küçük notlar… Bir sayfada, “Elif’im, hayat bazen zor, ama affetmek en büyük cesarettir,” yazıyordu. Gözyaşlarım deftere damladı.

Ablamla sabaha kadar konuştuk o gece. Geçmişteki tüm kırgınlıklarımızı, annemle yaşadıklarımızı, birbirimize anlatamadıklarımızı döktük ortaya. “Sence annem bizi affetti mi?” diye sordum. Zeynep, “Bence annem bizi hep affetti, biz kendimizi affedemedik,” dedi. O an, içimde bir huzur hissettim. Annemin yokluğunda, ablamla birbirimize tutunmamız gerektiğini anladım.

Günler geçtikçe, evin sessizliği daha da ağırlaştı. Babam, sabahları erken kalkıp bahçede çalışmaya başladı. Ben ise, annemin defterindeki tarifleri yapmaya başladım. Her yaptığım reçelde, her pişirdiğim yemekte, annemin sevgisini hissettim. Ablamla birlikte mutfağa girip, annemin tariflerini denedik. O an, annemin bize bıraktığı en büyük mirasın, birlikte olabilmek olduğunu anladım.

Bir gün, babam yanıma geldi. “Elif, annenin en sevdiği çiçekleri bahçeye ektim,” dedi. Gözlerim doldu. Annemin sevdiği sardunyalar, şimdi bahçemizi süslüyordu. O an, annemin sevgisinin hâlâ bizimle olduğunu hissettim.

Hayat devam ediyor, ama annemin yokluğu her anımızda hissediliyor. Onunla yaşadığım her anı, her sözü, şimdi daha da kıymetli. Keşke zaman geri gelse, keşke ona daha çok sarılsam, keşke ona daha çok “Seni seviyorum” desem…

Siz hiç, affedemediğiniz birini kaybettiniz mi? Ya da geç kaldığınız bir özrü, bir sevgiyi, bir sarılmayı? Bazen, en çok sevdiklerimize en az zamanı ayırıyoruz… Sizce de öyle değil mi?