Bir Hayalin Peşinde: Annemin Sessiz Çığlığı

“Anne, neden yine sustun? Neden hep susuyorsun?” diye bağırdım, gözlerim dolu dolu. Annem mutfakta, elleriyle hamuru yoğururken bir an durdu, başını eğdi. Babamın sesi salondan yükseldi: “Ne o, yine kavga mı var?”

O an, evimizin o ağır havasında, annemin gözlerindeki yorgunluğu ilk kez bu kadar net gördüm. Oysa yıllardır aynıydı: Annem hep susar, babam konuşur, ben ise arada sıkışıp kalırdım. O gün, bir şeyler değişmek üzereydi.

Benim adım Elif. Ankara’nın kenar mahallelerinden birinde büyüdüm. Babam, Mustafa Bey, emekli memur; annem, Hatice Hanım, ev hanımı. Dışarıdan bakınca sıradan bir Türk ailesi. Ama içimizde fırtınalar kopuyordu.

Çocukken annemin bana anlattığı hikâyeleri çok severdim. Özellikle de gençliğinde tiyatrocu olmak istediğini söylediği o akşamı hiç unutamam. “Ama baban izin vermedi kızım,” demişti sessizce. “O zamanlar kadınlar sahneye çıkmazdı.”

Yıllar geçti, ben büyüdüm. Annem ise hep aynıydı: Sessiz, fedakâr, gölgede kalmış… Babamın otoritesi evimizin duvarlarına sinmişti. Annem ne zaman bir şey istese, babamın bakışıyla susturulurdu. “Hatice, abartma. Evde işin çok, tiyatro neymiş?”

Liseye başladığımda, ben de babam gibi olmaya başlamıştım farkında olmadan. Annemin hayallerini küçümsedim. “Anne, tiyatro mu kaldı artık? Sen de amma hayalperestsin!” dedim bir gün. Annem sadece gülümsedi, ama o gülümsemenin ardındaki kırgınlığı yıllar sonra anlayacaktım.

Üniversiteye gitmek için İstanbul’a taşındığımda annem bana bir defter verdi. “İçine hayallerini yaz,” dedi. “Benimkiler yarım kaldı ama seninkiler tamam olsun.” O defteri yıllarca açmadım bile.

İstanbul’da hayat hızlıydı, yorucuydu. Kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışırken ailemi unuttum. Annem aradığında çoğu zaman kısa keserdim: “Anne işim var, sonra konuşuruz.” O ise hep aynı şeyi söylerdi: “Kendine dikkat et kızım.”

Bir gün, sabaha karşı telefonum çaldı. Babam arıyordu. “Annen hastanede,” dedi kısaca. Apar topar Ankara’ya döndüm. Annem kalp krizi geçirmişti. Hastane odasında onu ilk gördüğümde içimde bir şeyler kırıldı. Yüzü solgundu ama gözleri hâlâ umutla bakıyordu.

Yanına oturdum. Elini tuttum. “Anne… Ben buradayım.”

O gece annemle uzun uzun konuştuk. İlk kez ona gerçekten kulak verdim. “Elif,” dedi titrek sesiyle, “hayat bazen insanı susturur. Ama sen susma olur mu? Hayallerinden vazgeçme.”

O an anladım ki annem sadece kendi hayallerinden değil, benim de hayallerimden vazgeçmemem için mücadele etmişti. Onun sessizliği aslında bir çığlıktı; ben ise yıllarca duymamıştım.

Annem hastaneden çıktıktan sonra evde her şey aynı görünüyordu ama ben değişmiştim. Babam hâlâ eski alışkanlıklarında ısrarcıydı. Bir akşam sofrada anneme yine bağırdı: “Hatice, şu televizyonun sesini kıs! Akşam haberlerini dinleyeceğim!”

Dayanamadım: “Baba yeter! Annem de insan! Onun da istekleri var!”

Babam şaşkınlıkla bana baktı. İlk kez ona karşı çıkıyordum. Annem ise gözlerime minnetle baktı ama yine sustu.

O gece anneme tiyatroya gitmeyi teklif ettim. Önce çekindi: “Ayıp olur kızım… Baban ne der?”

“Baba ne derse desin! Senin de hakkın var anne!” dedim kararlı bir şekilde.

Birlikte küçük bir tiyatro salonuna gittik. Perde açıldığında annemin gözleri parladı; sanki yıllar önce kaybettiği gençliğini sahnede bulmuştu. O an ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Tiyatrodan sonra eve dönerken annem bana sarıldı: “Seninle gurur duyuyorum Elif.”

Ama bu küçük isyanımızın bedeli ağır oldu. Babam günlerce konuşmadı bizimle. Evde soğuk bir savaş başladı. Annem suçluluk duydu; ben ise öfkeliydim.

Bir gece annemi mutfakta ağlarken buldum. “Kızım,” dedi hıçkırıklar arasında, “benim yüzümden baban sana da kızıyor… Keşke daha cesur olsaydım.”

Onu kucakladım: “Anne, senin cesaretin bana güç verdi. Artık susmayacağım.”

O günden sonra annemle birlikte küçük adımlar atmaya başladık. Komşu kadınlarla tiyatro kulübü kurduk; annem başkan oldu! Babam önce alay etti: “Kadın başına tiyatro mu yapılırmış?” Ama biz yılmadık.

Zamanla mahalledeki kadınlar da katıldı bize. Her hafta toplanıp oyunlar yazdık, sahneledik. Annem sahneye ilk çıktığında herkes ayakta alkışladı onu.

Babam ise hâlâ kabullenmekte zorlanıyordu ama artık eskisi kadar baskıcı değildi. Bir gün salona geldi ve annemi izledi; gözlerinde gururla karışık bir şaşkınlık vardı.

Şimdi geriye dönüp baktığımda keşke annemin sesini daha önce duysaydım diyorum. Onun sessizliği aslında binlerce kadının sessizliğiymiş bu ülkede…

Belki de en büyük mücadele suskunluğun içindeki çığlığı duymakmış.

Peki siz hiç annenizin ya da bir yakınınızın sessiz çığlığını duydunuz mu? Ya da kendi hayallerinizden vazgeçmek zorunda kaldınız mı?