Otuz Yıl Sonra Geriye Dönüş: Bir Pişmanlığın Hikayesi

“Baba, neden annemi bu kadar kolay bıraktın?”

Kızım Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O gün, eski evimizin kapısında, gözleri dolu dolu bana bakarken sorduğu bu soruya cevap verememiştim. Şimdi, otuz yıl sonra, aynı kapının önünde, ellerim titreyerek anahtarı çevirmeye çalışıyorum. Kapı açılmıyor. Çünkü artık o evde bana ait bir yer yok. Çünkü ben, kendi ellerimle yuvamı yıktım.

Adım Kemal Yıldız. Elli dört yaşındayım. Hayatım boyunca çalıştığım belediyeden emekli oldum, ama asıl emekliliğim, ailemden oldu. Otuz yıl önce, karım Ayşe’yi ve iki çocuğumu, gençlik hevesiyle tanıştığım Zeynep için terk ettim. O zamanlar, aşk sandığım şeyin aslında geçici bir heves olduğunu anlamamıştım. Zeynep’in yanında gençliğimi, özgürlüğümü bulduğumu sanıyordum. Oysa şimdi, kasabanın en tenha sokağında, eski evimizin önünde, yalnızlığın en ağır yükünü omuzlarımda hissediyorum.

Ayşe ile evliliğimizin ilk yılları zorluklarla geçmişti. O, sabırlı ve sevgi dolu bir kadındı. Ben ise hep daha fazlasını isteyen, huzuru dışarıda arayan bir adam. Çocuklarımız Elif ve Murat, hayatımızın neşesiydi. Ama ben, onların gülüşlerini, Ayşe’nin sabah kahvaltısında hazırladığı sıcak çayı, akşamları birlikte izlediğimiz eski Türk filmlerini, hepsini bir kenara ittim. Zeynep’in cazibesine kapıldım. Onunla geçirdiğim zamanlarda kendimi genç, güçlü ve yenilmez hissediyordum. Oysa şimdi, aynaya baktığımda gördüğüm adam, yorgun, kırışık ve gözlerinde pişmanlıkla dolu bir yabancıdan ibaret.

Zeynep’le geçen yıllar, başta heyecan vericiydi. Onunla İstanbul’a taşındık. Büyük şehirde yeni bir hayat kuracağımızı sandım. Ama zamanla Zeynep’in de benden sıkıldığını, aramızdaki yaş farkının her geçen gün daha da büyüdüğünü fark ettim. O, gençliğini yaşamak istiyordu; ben ise geçmişimi özlüyordum. Bir sabah, Zeynep’in eşyalarını topladığını ve başka birine âşık olduğunu söylediğini hatırlıyorum. O an, hayatımda ilk kez gerçekten yalnız kaldım. Ne Zeynep, ne de ailem… Kimsem yoktu.

İstanbul’da tutunamadım. İşimi kaybettim, dostlarım birer birer uzaklaştı. Sonunda, cebimdeki son parayla kasabaya döndüm. Her köşe başında, Ayşe’yle yaşadığımız anılar karşıma çıkıyor. Fırının önünden geçerken, onun sabahları taze simit almak için sıraya girdiği günleri hatırlıyorum. Parkta, Elif’le Murat’ın salıncakta gülüşlerini… Şimdi ise, kasabanın insanları bana uzaktan bakıyor, kimse selam vermiyor. Herkes, “Ailesini bırakıp giden adam” olarak anıyor beni.

Bir gün cesaretimi topladım ve Ayşe’nin kapısını çaldım. Kapıyı torunum açtı. Gözlerinde bana yabancı bir bakış vardı. “Dede misin sen?” dedi. Boğazım düğümlendi. Ayşe, kapının arkasında duruyordu. Saçları bembeyaz olmuştu, ama gözlerinde hâlâ o eski sıcaklık vardı. “Kemal, ne işin var burada?” dedi, sesi titriyordu. “Sadece konuşmak istedim,” dedim. “Geçmişi geri getiremeyiz,” dedi. “Ama affedebiliriz, değil mi?” diye sordum. Gözleri doldu. “Affetmek kolay, ama unutmak imkânsız,” dedi. O an anladım ki, bazı yaralar zamanla kabuk bağlasa da, izi hep kalıyor.

Çocuklarım beni affetmedi. Elif, “Sen bizim için öldün,” dedi. Murat ise hiç konuşmadı bile. Onların gözünde, ben sadece bir hayal kırıklığıydım. Kasabada dolaşırken, eski dostlarımın bana sırt çevirdiğini gördüm. Kimseyle göz göze gelmek istemiyordum. Her akşam, eski evimizin önünde oturup, Ayşe’nin penceresinden yansıyan ışığı izliyordum. İçeride, torunlarımın gülüşleri yankılanıyordu. Ben ise dışarıda, soğukta, geçmişimin gölgesinde üşüyordum.

Bir gece, kasabanın kahvesinde otururken, eski arkadaşım Hasan yanıma geldi. “Kemal, ne oldu sana böyle?” dedi. “Her şeyimi kaybettim, Hasan,” dedim. “Ailemi, sevgimi, saygınlığımı… Hepsini kendi ellerimle mahvettim.” Hasan, “Hayat bazen ikinci bir şans verir,” dedi. “Ama senin şansın çoktan geçmiş gibi görünüyor.” O an, gözlerim doldu. “Keşke zamanı geri alabilsem,” dedim. “Keşke Ayşe’yi, çocuklarımı hiç bırakmasaydım.”

Ayşe, bir gün bana bir zarf verdi. İçinde, birlikte çekildiğimiz eski bir fotoğraf vardı. Arkasına, “Bazı hatalar, insanın ömrü boyunca peşini bırakmaz,” diye yazmıştı. O fotoğrafı cebimde taşıyorum. Her baktığımda, içimde bir yerler sızlıyor. Şimdi, kasabanın en tenha sokağında, eski evimizin önünde, yalnız başıma oturuyorum. Geçmişin pişmanlığıyla, geleceğin belirsizliği arasında sıkışıp kaldım.

Bazen düşünüyorum, insan neden en değerli olanı kaybedince anlar? Neden mutluluğun kıymetini, onu yitirdikten sonra fark ederiz? Şimdi, elli dört yaşında, hayatımın sonbaharında, tek başıma kaldım. Ayşe, çocuklarım, torunlarım… Hepsi birer hayal oldu. Ben ise, pişmanlığın ve yalnızlığın içinde kaybolmuş bir adamım.

Siz olsaydınız, geçmişteki hatalarınızı telafi etmek için ne yapardınız? Affetmek mi, unutmak mı daha zor?