“O Elbise Zaten Sana Olmaz”: Kayınvalide, Entrikalar ve Yabancı Bir Aile
“Teresa, ben geliyorum. Hazırlıklı ol.”
Telefonumun ekranında bu mesajı görünce içimde bir şeyler koptu. Oğlum Emir’i yeni uyutmuştum, evde nihayet bir sessizlik hâkimdi. Ama Ayten Hanım’ın, yani kayınvalidemin, bu saatte geleceğini öğrenmek, içimdeki huzuru bir anda paramparça etti. Ayten Hanım, eşimin annesi… Onunla geçirdiğim her dakika, sanki bir sınavdan geçiyormuşum gibi hissettiriyor bana. Hiçbir zaman tam anlamıyla kabul edilmedim bu aileye. Hep bir mesafe, hep bir eleştiri, hep bir küçümseme…
Kapı zili çaldığında, içimdeki huzursuzluk daha da arttı. Kapıyı açtım, karşımdaki kadının bakışlarında yine o tanıdık küçümseme vardı. Saçları her zamanki gibi özenle yapılmış, makyajı abartılıydı. Yaşını kimse tam olarak bilmezdi, çünkü Ayten Hanım bu konuyu asla açmaz, “Kadının yaşı sorulmaz, ben ruhumda hâlâ yirmi yaşındayım” derdi. Ama gözlerindeki yorgunluk, dudaklarının kenarındaki çizgiler, yılların ona da acımasız davrandığını gösteriyordu.
“Ne o, yine mi dağınık ev? Oğlanı uyuttun mu bari?” dedi, daha içeri adımını atmadan. Sesi, evin duvarlarında yankılandı. “Uyuttum, yeni uyudu,” dedim, sesimi alçaltarak. “Aman, çocuk uyusun da, sen de biraz toparlan. Şu haline bak, üstündeki pijama mı? Kadın dediğin biraz kendine bakar.”
İçimden derin bir nefes aldım. Her zamanki gibi, kendimi savunmaya çalışmadım. Çünkü biliyorum, ne söylesem boş. Ayten Hanım’ın gözünde ben hep yetersiz, hep eksik bir gelinim. Eşim Serkan ise, bu çatışmalarda genellikle sessiz kalır. Bazen onun da annesinin gölgesinde kaldığını düşünüyorum. Ama bu gece, Serkan iş seyahatinde olduğu için evde yalnızım. Yalnız ve savunmasız.
Ayten Hanım salona geçti, gözleriyle evi süzdü. “Bak, geçen gün sana verdiğim elbiseyi göremiyorum. Ne yaptın ona?” dedi. İçimde bir şeyler titredi. O elbise… Geçen hafta bana getirmişti. Kendi gençliğinde giydiği, modası çoktan geçmiş, ama hâlâ çok değerli olduğunu düşündüğü bir elbise. “Dolapta, Ayten Hanım,” dedim. “Daha giymeye fırsatım olmadı.”
Bir kahkaha attı, ama o kahkaha, içten olmaktan çok uzaktı. “Zaten giyemezsin ki. O elbise sana olmaz. Benim zamanımda kadınlar incecikti, şimdi herkes kilo aldı. Sen de biraz dikkat et kendine. Bak, ben kaç yaşındayım, hâlâ formdayım.”
O an, içimde bir öfke kabardı. Ama yine sustum. Çünkü bu evde, bu ailede, sesimi yükseltmek bana yakışmazdı. Annem hep derdi: “Kızım, büyüklerin yanında susmak bazen en büyük cevaptır.” Ama bazen de susmak, insanın içini kemiren bir zehir gibi olur.
Ayten Hanım, koltuğa oturdu, çantasından telefonunu çıkardı. “Bak, bu hafta sonu ailece yemeğe gidiyoruz. Sen de geliyorsun. Ama o pijamalarla değil tabii. Şu elbiseyi giyersin, belki biraz zayıflarsın o zamana kadar.”
Gözlerim doldu. Oğlumun odasına kaçmak, kapıyı kapatıp ağlamak istedim. Ama yapamadım. Çünkü bu evde, duygularımı göstermek de bir zayıflık sayılırdı. Ayten Hanım’ın yanında güçlü görünmek zorundaydım. “Tamam, Ayten Hanım,” dedim, sesim titreyerek.
O gece, Ayten Hanım evden ayrıldıktan sonra, dolabımı açtım. O elbiseye baktım. Elimi kumaşına sürdüm. Annem aklıma geldi. Annem, köyde yaşayan, hayatı boyunca çalışmaktan elleri nasır tutmuş bir kadındı. Bana hep kendi ayaklarımın üzerinde durmamı öğütlerdi. “Kimseye boyun eğme, kızım,” derdi. Ama ben, bu şehirde, bu yabancı ailede, her gün biraz daha küçülüyordum.
Ertesi sabah, Serkan’ı aradım. “Serkan, annen dün gece yine geldi. Bana elbiseyi giyemeyeceğimi, kilo aldığımı söyledi. Artık dayanamıyorum,” dedim. Serkan, her zamanki gibi sessiz kaldı. “Anne işte, takılma. O öyle konuşur, sen aldırma,” dedi. Ama ben aldırıyordum. Çünkü her söz, her bakış, içimde bir yara açıyordu.
O hafta sonu, aile yemeği için hazırlandım. Elbiseyi giymeye çalıştım, ama gerçekten de olmuyordu. Aynada kendime baktım. Gözlerim doldu. “Neden kendimi bu kadar değersiz hissediyorum?” diye sordum kendime. Oğlum Emir, odadan çıktı, bana sarıldı. “Anne, güzel olmuşsun,” dedi. O an, gözyaşlarımı tutamadım. Çünkü oğlumun sevgisi, bana bu evde hissetmediğim değeri veriyordu.
Aile yemeğinde, herkes bir aradaydı. Ayten Hanım, masanın başında oturuyordu. Herkes ona saygı gösteriyor, onun sözünü dinliyordu. Ben ise, masanın ucunda, sessizce oturuyordum. Bir ara, Ayten Hanım yüksek sesle konuştu: “Teresa, elbiseyi giymemişsin. Sana olmamış mı?”
Herkesin bakışları üzerime çevrildi. İçimdeki öfke, utanç ve kırgınlık birbirine karıştı. “Elbise bana olmadı, Ayten Hanım. Ama önemli değil. Ben kendim olmayı tercih ediyorum,” dedim, ilk defa sesimi yükselterek. Masada bir sessizlik oldu. Herkes şaşkınlıkla bana baktı. Serkan, gözlerimin içine baktı, ilk defa bir şey söyleyecek gibi oldu, ama sustu.
O an, içimde bir rahatlama hissettim. Yıllardır biriktirdiğim tüm acılar, tüm kırgınlıklar, o cümleyle birlikte dışarı çıktı sanki. Ayten Hanım, bir süre sessiz kaldı, sonra başını çevirdi. O günden sonra, bana karşı tavrı değişmedi belki, ama ben değiştim. Artık kendimi savunmaktan, kendim olmaktan korkmuyorum.
Bazen düşünüyorum, bir ailede gerçekten kabul edilmek için ne yapmak gerekir? Kendi değerimizi başkalarının gözünde mi aramalıyız, yoksa kendi içimizde mi bulmalıyız? Siz olsaydınız, benim yerimde ne yapardınız?