Babamın Son Nefesi: Bir Affetme Hikayesi
— Baba, ne olur ölme… Lütfen, beni bırakma…
Gözlerim yaşlarla dolu, ellerim titreyerek babamın soğuyan elini tutuyorum. Ambulansın içinde, sirenlerin çığlığı kulaklarımı delerken, zaman sanki donmuş gibi. Annem, arka koltukta dua ediyor, abim ise sessizce ağlıyor. Babamın gözleri kapalı, dudakları solgun. O an, hayatımın en büyük korkusuyla yüzleşiyorum: Babamı kaybetmek.
Ama bu sadece bir gece değil. Bu, yıllardır içimde biriken pişmanlıkların, söylenmemiş sözlerin, affedilmemiş hataların gecesi. Babamla aramızda hep bir mesafe vardı. O, sert mizaçlı, duygularını belli etmeyen bir adamdı. Ben ise hep ondan bir adım uzakta, onun sevgisini kazanmak için çabalayan bir kız çocuğu…
Çocukluğumda, babamın gölgesinde büyüdüm. Herkes onu saygı duyan, çalışkan bir adam olarak bilirdi. Mahallede adı geçti mi, herkes susar, ona yol verirdi. Ama evde, o kadar da kolay değildi. Babamın sevgisi, bir ödül gibiydi; kazanmak için hep daha fazlasını yapmak gerekirdi. Karnemde bir kırık not mu var? Surat asılır, günlerce konuşulmaz. Bir başarı mı elde ettim? “Daha iyisini yapabilirdin,” derdi. O yüzden, ona hiçbir zaman tam anlamıyla yaklaşamadım.
Liseye başladığımda, babamla aramızdaki uçurum daha da büyüdü. Ben edebiyat okumak isterken, o mühendis olmamı istiyordu. “Kız başına edebiyat ne işine yarayacak?” diye bağırmıştı bir akşam. Annem araya girmeye çalıştı, ama babamın dediği olurdu. O gece odamda ağlarken, içimde ona karşı bir öfke büyüdü. O günden sonra, babamla konuşmalarımız kısa, soğuk ve mesafeli oldu.
Yıllar geçti. Üniversiteyi onun istediği gibi okudum, ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Mezuniyetimde, herkesin babası gururla çocuklarını alkışlarken, babam arka sırada sessizce oturuyordu. Göz göze geldiğimizde, bana hafifçe başını salladı. O an, içimde bir şeyler koptu. “Hiçbir zaman onun istediği gibi olamayacağım,” dedim kendi kendime.
İş hayatına atıldım, kendi ayaklarım üzerinde durmaya başladım. Ama babamın gölgesi hep üzerimdeydi. Ne zaman bir karar versem, onun sesi kulağımda yankılanıyordu: “Yanlış yapma, dikkat et, hata yaparsan affetmem.” O yüzden, hayatım boyunca hata yapmaktan korktum. Kendi hayatımı yaşamak yerine, onun onayını almaya çalıştım.
Bir gün, işten eve dönerken annem aradı. “Baban fenalaştı, hemen gel,” dedi. O an, içimdeki tüm öfke, kırgınlık, pişmanlık bir anda yok oldu. Sadece korku kaldı. Koşarak eve gittim, babam yerde yatıyordu. Yüzü bembeyaz, nefes almakta zorlanıyordu. Ambulansı aradık, annem ağlıyordu. Ben ise sadece babamın elini tutup, “Baba, ne olur gitme,” diyebildim.
Şimdi, ambulansın içinde, babamın başucunda oturuyorum. Gözlerimden yaşlar süzülüyor, ellerim titriyor. Babamın gözleri aralanıyor, bana bakıyor. Dudakları kıpırdıyor, ama ne dediğini duyamıyorum. Sanki bana bir şey söylemek istiyor. Belki de yıllardır duymak istediğim o kelimeyi… “Kızım…”
Hastaneye vardığımızda, doktorlar babamı hemen acil servise alıyor. Annem ve abimle birlikte bekleme salonunda oturuyoruz. Zaman geçmek bilmiyor. Annem sürekli dua ediyor, abim ise sessizce ağlıyor. Ben ise içimdeki fırtınayla boğuşuyorum. Keşke ona daha fazla zaman ayırsaydım, keşke ona daha çok sarılsaydım, keşke ona “Seni seviyorum” diyebilseydim…
Birden, çocukluğumdan bir anı geliyor aklıma. Altı yaşındayım, babam işten geç gelmiş. Elinde küçük bir oyuncak bebek var. “Bunu sana aldım,” diyor. O an, gözlerim parlıyor. Babam gülümsüyor, ama hemen ardından ciddileşiyor. “Ama derslerine çalışacaksın, tamam mı?” O gün, babamın sevgisinin hep bir şartı olduğunu anlamıştım.
Doktorlar yanımıza geliyor. “Durumu kritik,” diyorlar. “Hazırlıklı olun.” Annem ağlamaya başlıyor, abim başını ellerinin arasına alıyor. Ben ise donup kalıyorum. Babamı kaybetmekten korkuyorum, ama asıl korkum, ona hiçbir zaman kendimi anlatamamış olmak. Ona, onun istediği gibi biri olamadığımı, ama yine de onu çok sevdiğimi söyleyememiş olmak.
Gece ilerliyor. Hastane koridorlarında sessiz adımlarla dolaşıyorum. Herkes uyuyor, ama benim gözümde uyku yok. Babamın odasına gizlice giriyorum. Oksijen maskesiyle nefes alıyor, gözleri kapalı. Yanına oturuyorum, elini tutuyorum.
— Baba, biliyorum, sana hep kızdım. Bana hep uzak davrandın, sevgini göstermedin. Ama ben seni hep sevdim. Senin onayını almak için, senin gurur duyacağın bir evlat olmak için çok uğraştım. Belki başaramadım, belki de senin istediğin gibi olamadım. Ama ben buyum, senin kızınım. Lütfen, beni affet. Lütfen, gitme…
Babamın gözlerinden bir damla yaş süzülüyor. O an, içimde yıllardır biriken tüm öfke, kırgınlık, pişmanlık bir anda eriyor. Sadece sevgi kalıyor. Babamın elini sıkıca tutuyorum, ona sarılıyorum. “Seni seviyorum, baba,” diyorum, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken.
Sabah oluyor. Doktorlar geliyor, babamın durumunun biraz daha iyiye gittiğini söylüyorlar. Annem ve abimle birbirimize sarılıyoruz. O an, hayatımda ilk kez, babamla aramızdaki duvarın yıkıldığını hissediyorum. Belki de, affetmek, geçmişin yükünü bırakmak, sevdiklerimize sarılmak için en doğru zamandır.
Babam birkaç gün sonra taburcu oluyor. Eve döndüğümüzde, ona sarılıyorum. O da bana sarılıyor, ilk kez gözlerimin içine bakarak, “Ben de seni seviyorum, kızım,” diyor. O an, yıllardır beklediğim kelimeleri duyuyorum. İçimde bir huzur, bir hafiflik…
Şimdi, babamın bana bıraktığı sessizliği ve kendi içimdeki boşluğu anlamaya çalışıyorum. Hayat, affetmek ve sevdiklerimize zamanında sarılmak için çok kısa. Siz hiç, sevdiklerinize söyleyemediklerinizi bir gün pişmanlıkla hatırladınız mı? Ya da, affetmek için çok mu geç kaldınız?