Eski Mutfak Dolabı: Bir Gelin, Bir Kaynana ve Kırık Hayaller
“Sen o dolabı atamazsın, Ayşe! O dolap bu ailenin yadigârı!”
Kayınvalidem Emine Hanım’ın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O gün mutfağın ortasında, ellerim eski, çatlamış mutfak dolabının kulbunda, gözlerim ise Emine Hanım’ın öfkeyle parlayan gözlerinde donup kalmıştı. Eşim Murat ise aramızda kalmış, ne bana ne de annesine bakabiliyordu. O an, üç yıllık evliliğimizin en zor anıydı belki de.
Üç yıl önce Murat’la evlendiğimizde, herkes gibi kendi yuvamızı kurmanın hayalini kuruyordum. İstanbul’un göbeğinde, küçük ama sıcak bir evde başlamak istedik. Ama Emine Hanım, “Oğlumun evi boş kalmaz, siz bizim eve gelin,” dedi. Murat da annesini kırmak istemedi. Ben de yeni gelin heyecanıyla kabul ettim. Ama zamanla anladım ki, bu evde bana ait hiçbir şey yoktu. Her köşede Emine Hanım’ın geçmişi, anıları ve kuralları vardı.
En çok da o eski mutfak dolabı… Rengi solmuş, kapakları yamulmuştu. Her açışımda içinden eski naftalin kokusu yayılırdı. Defalarca Murat’a söyledim: “Şunu değiştirelim, bak yenisini alırız.” Ama Murat hep sustu. Bir gün cesaretimi topladım ve Emine Hanım’a söyledim:
“Anneciğim, bu dolap artık çok eski. Yenileyelim mi?”
Bir anda yüzü asıldı. “O dolabı baban kendi elleriyle yapmıştı. Senin annenin evinde böyle bir şey var mı?” dedi. İçimde bir şeyler kırıldı o an. Annemi küçümsemesi mi daha çok koydu, yoksa bana ait hiçbir karar alamayışım mı, bilmiyorum.
O günden sonra evde bir soğukluk başladı. Emine Hanım benimle konuşmamaya başladı. Akşam yemeklerinde tabakları önüme sessizce koyuyor, göz göze gelmemeye çalışıyordu. Murat ise işten yorgun geliyor, iki arada bir derede kalıyordu.
Bir gece Murat’la yatakta konuşurken gözlerim doldu:
“Murat, ben bu evde nefes alamıyorum. Her şey Emine Hanım’ın istediği gibi. Kendi evimiz olsa… Kendi eşyalarımız olsa…”
Murat derin bir iç çekti: “Biliyorum Ayşe, ama annem çok yalnız kaldı babamdan sonra. Seni de çok seviyor aslında.”
Ama ben sevgiyi böyle hissetmiyordum. Her gün biraz daha küçülüyordum bu evde.
Bir sabah annem aradı:
“Kızım, iyi misin? Sesin hiç iyi gelmiyor.”
Ağlamamak için kendimi zor tuttum: “İyiyim anneciğim.”
Ama annem anladı tabii. “Bak kızım, herkes kendi yuvasını kurmalı. Senin de hakkın var mutlu olmaya.”
O gün karar verdim. Murat’la konuştum:
“Ev bulalım Murat. Kira da olsa, küçük de olsa… Kendi yuvamız olsun.”
Murat önce tereddüt etti ama sonra kabul etti. Birkaç hafta içinde küçük bir daire bulduk Kadıköy’de. Taşınma günü geldiğinde Emine Hanım kapının önünde durdu:
“Gidiyorsunuz yani? Oğlumu elimden alıyorsun!”
Murat annesinin elini öptü: “Anneciğim, senin yerin ayrı ama bizim de bir yuvamız olmalı.”
Ben ise sessizce eşyaları topladım. O eski mutfak dolabına dokunmadım bile. Emine Hanım’ın gözleri doldu:
“Babanın yadigârını bırakıyorsun ha? Demek ki bu eve hiç ait olmamışsın.”
İçimden bağırmak geldi: “Ben hiç ait olamadım ki!” Ama sustum.
Yeni evimize taşındık ama içimde bir burukluk vardı. Annem aradı yine:
“Kızım, rahatladın mı bari?”
“Biraz anne… Ama sanki bir yanım hâlâ orada kaldı.”
Murat işten geç gelmeye başladı. Akşamları sessizce yemek yiyorduk. Bir gece dayanamadım:
“Murat, pişman mısın taşındığımıza?”
Başını eğdi: “Annem çok üzgün… Her gün arıyor, ağlıyor.”
O an anladım ki, bu hikâyede kimse tam anlamıyla mutlu olamayacaktı.
Bir gün kapı çaldı. Açtığımda Emine Hanım karşımdaydı. Elinde küçük bir kutu vardı.
“Bunu sana getirdim,” dedi sessizce.
Kutuyu açtığımda babasının eski anahtarlığı çıktı içinden.
“Sen de aileden bir parça olsun istedim,” dedi gözleri dolarak.
O an sarıldık birbirimize. Gözyaşlarımı tutamadım.
Belki de aile olmak; geçmişi tamamen silmek değil, birazını yanında taşımaktı…
Şimdi bazen o anahtarlığa bakıp düşünüyorum: Bir eşyadan daha fazlası mıydı yaşadıklarımız? Yoksa hepimiz sadece ait olmak için mi savaşıyoruz?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Ait olmadığınız bir yerde kalmaya devam eder miydiniz?