38 Yaşında, Bekâr ve Çocuksuz: Mutluluğun Farklı Bir Tanımı
“Yine mi bu konu, anne?” dedim, sesimdeki sabırsızlığı gizleyemeden. Annem, mutfakta çay bardaklarını tepsiye dizerken bana bakmadan konuştu: “Kızım, bak herkesin çocuğu oldu, sen hâlâ yalnızsın. Yaşın da geçiyor, sonra pişman olursun.” O an içimde bir şeyler kırıldı. Yıllardır aynı cümleleri duymaktan yorulmuştum. Her aile yemeğinde, her bayramda, her telefon konuşmasında konu dönüp dolaşıp evlilik ve çocuk meselesine geliyordu. Oysa ben, Esra, 38 yaşında, Ankara’da kendi evinde yaşayan, iyi bir işte çalışan, arabasını kendi alan, hayatını kendi kuran bir kadındım. Ve evet, evli değildim, çocuğum yoktu. Ama mutsuz da değildim.
Çocukluğumdan beri hep kendi yolumu çizmek istedim. Lisede, üniversite sınavına hazırlanırken bile ailem “Kız kısmı uzakta okumaz” dediğinde, burs kazanıp Ankara’ya gelmiştim. O gün bugündür kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum. Bankada çalışıyorum, müdür yardımcısıyım. Kendi evimi aldım, arabamı aldım. Kimseye muhtaç olmadan yaşamanın gururunu taşıyorum. Ama ne zaman ailemin yanına gitsem, başarılarımın hiçbir önemi yokmuş gibi hissediyorum. Sanki tek başarım evlenmek ve çocuk doğurmak olmalıymış gibi.
Bir gün, iş çıkışı annem aradı. “Esra, komşunun kızı evleniyormuş, senin yaşında. Bak, onun da kariyeri vardı, ama evlendi, çocuk yapacak şimdi. Sen de düşün artık.” O an telefonu kapatıp arabamda uzun uzun ağladım. Çünkü annemi kırmak istemiyordum ama onun beklentilerini de karşılayamıyordum. Kendi mutluluğumun peşinden gitmek, annemin gözünde bencilce bir tercih gibi görünüyordu. Oysa ben, kimseye zarar vermeden, kimseye yük olmadan, kendi hayatımı kurmuştum. Neden bu yetmiyordu?
Arkadaşlarımın çoğu evli ve çocuklu. Onlarla buluştuğumuzda sohbetler genellikle çocukların okulu, eşlerin işleri, ev kredileri etrafında dönüyor. Ben ise bazen anlatacak bir şey bulamıyorum. “Senin hayatın çok rahat Esra, istediğin yere gidebiliyorsun, istediğin saatte eve geliyorsun, sorumluluğun yok” diyorlar. Oysa kimse yalnızlığın, kendi başına her şeyin üstesinden gelmenin ne kadar zor olduğunu sormuyor. Bir gece hastalandığımda, sabaha kadar yalnız başıma ateşler içinde kıvrandığımda, kimse yanımda değildi. Ama yine de, bu yalnızlığı seçtiğim için pişman olmadım. Çünkü bu yalnızlık, bana özgürlüğümü verdi.
Bir gün, iş yerinde yeni bir müdür atandı: Ayşe Hanım. O da benim gibi evli değil, çocuğu yoktu. Bir gün öğle arasında bana döndü ve dedi ki: “Esra, insanlar bizim gibi kadınları anlamakta zorlanıyor. Sanki eksikmişiz gibi davranıyorlar. Oysa biz kendi hayatımızı seçtik.” O an gözlerim doldu. İlk defa biri beni gerçekten anladı. Ayşe Hanım’la uzun uzun konuştuk. O da ailesinin baskısından, toplumun yargılayıcı bakışlarından, yalnız kalma korkusundan bahsetti. Ama en çok da, kendi hayatını kurmanın verdiği huzurdan söz etti. O gün, yalnız olmadığımı anladım.
Bir akşam, ailemle otururken babam sessizce bana döndü: “Kızım, sen mutlu musun?” Bir an duraksadım. Çünkü bu soruyu bana ilk defa sormuştu. “Evet baba, mutluyum. Kendi hayatımı kurdum, kendi kararlarımı veriyorum. Belki evlenmedim, çocuğum yok ama kendimi eksik hissetmiyorum.” Babam başını salladı, gözlerinde bir anlayış parıltısı gördüm. Annem ise hâlâ ikna olmamıştı. “Ama yaşın geçiyor, sonra yalnız kalırsın, pişman olursun” dedi. O an anneme sarıldım. “Anne, yalnızlık kötü bir şey değil. Ben kendimle barışığım. Belki ileride biriyle hayatımı paylaşmak isterim, belki istemem. Ama şu an mutluyum.” Annem sessizce ağladı. Onun gözyaşları, benim seçimlerimin ona verdiği acıyı gösteriyordu. Ama ben, onun beklentileriyle kendi mutluluğum arasında bir seçim yapmak zorundaydım.
Bir gün, eski bir arkadaşım olan Zeynep’le karşılaştım. O da evli ve iki çocuk annesi. “Esra, bazen seni kıskanıyorum biliyor musun? Kendi hayatını yaşıyorsun, kimseye hesap vermiyorsun. Ben ise her gün çocukların, eşimin, evin derdiyle uğraşıyorum. Bazen keşke senin gibi olsaydım diyorum.” O an anladım ki, herkesin hayatı kendine göre zor. Kimse dışarıdan göründüğü gibi mutlu ya da mutsuz değil. Herkesin kendi yükü, kendi savaşı var.
Bir akşam, işten eve dönerken arabamda radyoda bir program dinliyordum. Konu, toplumun kadınlara yüklediği rollerdi. Bir kadın dinleyici aradı ve dedi ki: “Ben de 40 yaşındayım, evli değilim, çocuğum yok. Ama hayatımdan memnunum. Neden herkes bizi eksik görüyor?” O an gözlerim doldu. Çünkü bu soruyu ben de kendime defalarca sormuştum. Neden toplumda bir kadının değeri sadece evlenip çocuk yapmasıyla ölçülüyor? Neden kendi ayakları üzerinde duran, kendi hayatını kuran kadınlar takdir edilmiyor?
Bir gün, iş yerinde genç bir kız yanıma geldi. “Esra Abla, sizin gibi olmak istiyorum. Kendi evim, kendi hayatım olsun istiyorum. Ama ailem çok baskı yapıyor, korkuyorum.” Ona sarıldım. “Korkma,” dedim. “Kendi yolunu çizmek kolay değil, ama sonunda kendinle gurur duyacaksın.” O an, yaşadığım tüm zorlukların, yalnızlıkların, gözyaşlarının bir anlamı olduğunu hissettim. Belki de benim hikâyem, başka birine cesaret verecekti.
Yıllar geçtikçe, ailemin baskısı azalmadı ama ben daha güçlü oldum. Artık onların beklentileriyle savaşmak yerine, kendi mutluluğumu savunuyorum. Bazen yalnız hissediyorum, bazen toplumun yargılayıcı bakışları canımı acıtıyor. Ama her sabah kendi evimde, kendi yatağımda uyanmak, kendi kararlarımı vermek bana huzur veriyor. Belki bir gün hayatıma biri girer, belki anne olurum, belki de olmaz. Ama şunu biliyorum ki, mutluluk tek bir kalıba sığmaz. Herkesin mutluluğu kendine göre.
Şimdi size soruyorum: Sadece toplumun beklentilerini karşılamak için mi yaşamalıyız? Yoksa kendi yolumuzu çizip, kendi mutluluğumuzu mu bulmalıyız? Siz ne düşünüyorsunuz, gerçekten mutlu olmak için neye ihtiyacımız var?