Beni Neden Davet Etmediniz? – Bir Gelinin İç Savaşı
“Beni neden davet etmediniz?” Kayınvalidemin sesi telefonda öyle bir titriyordu ki, sanki yıllardır içimde biriktirdiğim bütün korkularım bir anda yüzeye çıktı. O an, mutfakta çaydanlığın fokurdamasını bile duyamadım. Sadece onun kırgınlığını, sitemini ve bana yüklediği suçluluğu hissediyordum. Oysa daha dün akşam kocam Emre’yle birlikte köyde, halamın doğum gününde ne kadar mutluyduk. Bahçede mangal yanıyor, çocuklar koşturuyor, herkes gülüp eğleniyordu. Hayatın küçük mutluluklarından biriydi işte; aileyle geçirilen huzurlu bir akşam. Ama şimdi, bir telefonla bütün huzurum altüst olmuştu.
“Anneciğim, bu sadece halamın doğum günüydü, öyle büyük bir şey değildi. Zaten aile arasında, çok kalabalık da olmadık…” dedim, sesim titreyerek. Ama o, lafımı böldü: “Ben aileden değil miyim? Senin için ben ne ifade ediyorum?”
O an, içimde bir şeyler koptu. Bir yanda onun kırgınlığı, diğer yanda kendi içimde büyüyen öfkem… Neden her şey bu kadar karmaşık olmak zorundaydı? Neden bir davet, bir doğum günü, bu kadar büyüyordu? Emre salona girdi, gözlerim dolu dolu ona baktım. O ise, ne olduğunu anlamadan bana yaklaştı. “Ne oldu?” diye sordu. Telefonu kapattım, derin bir nefes aldım. “Annen aradı. Davet edilmediği için çok kırılmış.”
Emre bir an durdu, sonra omuzlarını silkti. “Ya, anne işte… Alınır, sonra geçer.”
Ama ben öyle düşünmüyordum. Çünkü bu ilk değildi. Her aile buluşmasında, her özel günde, kim davet edildi, kim edilmedi, kim ne getirdi, kim ne dedi… Hep bir hesap, hep bir tartışma. Sanki aile olmak, sürekli bir denge oyunu oynamak demekti. Ben ise bu oyunun ortasında, iki ateş arasında kalmış gibiydim. Kendi annemle kayınvalidem arasında, kendi ailemle Emre’nin ailesi arasında…
O akşam yemek masasında sessizce otururken, Emre birden konuştu: “Bence çok büyütüyorsun. Annem zaten böyle şeylere alınır. Sen de takılma.”
Ama ben takılıyordum. Çünkü her seferinde suçlu hissediyordum. Sanki ne yapsam, bir tarafı mutlu edemeyecektim. Bir yandan Emre’ye hak vermek istiyordum, bir yandan da kayınvalidemin kırgınlığını anlamaya çalışıyordum. O da yalnızdı, eşini yıllar önce kaybetmişti. Tek oğlu Emre’ydi, belki de bu yüzden her şeyde kendini daha fazla hissettirmek istiyordu. Ama ben de kendi ailemle vakit geçirmek, kendi hayatımı yaşamak istiyordum. Neden her seferinde bir tarafı seçmek zorundaydım?
Ertesi gün, kayınvalidem aradı. Bu sefer daha sakin bir sesle konuşuyordu. “Kızım, ben seni kırmak istemem. Ama insan, ailesinden uzak kalınca böyle şeylere daha çok alınır. Ben de yalnızım, biliyorsun.”
O an, içimdeki öfke yerini suçluluğa bıraktı. “Anne, gerçekten seni kırmak istemedim. Sadece… Bazen her yere yetişemiyorum. Hem kendi ailem, hem işim, hem Emre… Herkese yetemiyorum.”
Telefonun ucunda bir sessizlik oldu. Sonra, “Biliyorum kızım. Ama ben de senin ailenim. Bunu unutma, olur mu?” dedi.
O gece uyuyamadım. Kafamda sürekli aynı sorular dönüp duruyordu. Bir gelin olarak, bir eş olarak, bir kız evlat olarak… Hep birilerine yetmeye çalışıyordum. Ama ya kendime? Ben ne istiyordum? Kendi isteklerimi, kendi mutluluğumu ne zaman ön plana koyacaktım?
Bir hafta sonra, Emre’nin ailesiyle bir akşam yemeği organize ettik. Kayınvalidem geldi, sofrada yine o eski neşesiyle konuşuyordu. Ama gözlerinde bir kırgınlık vardı, bunu hissediyordum. Yemek sonrası mutfakta bana yaklaştı. “Kızım, ben seni gerçekten çok seviyorum. Bazen fazla duygusal oluyorum, biliyorum. Ama senden başka kimsem yok.”
O an ona sarıldım. “Biliyorum anne. Ben de seni seviyorum. Ama bazen… Bazen ben de yoruluyorum.”
Gözleri doldu. “Sen de annesin, sen de anlarsın bir gün.”
O an düşündüm. Belki de annelik, hep bir şeylerden vazgeçmekti. Hep birilerini mutlu etmeye çalışmaktı. Ama ya biz? Biz ne zaman mutlu olacaktık?
Emre mutfağa girdi, bizi sarılmış görünce gülümsedi. “Barıştınız mı?” dedi şakayla. Kayınvalidem hafifçe güldü. “Biz hiç küsmedik ki oğlum.”
Ama ben biliyordum. İçimde bir şeyler hâlâ kırık, hâlâ eksikti. Belki de bu, Türk ailelerinin kaderiydi. Hep bir arada, ama hep biraz uzak. Hep birlikte, ama hep biraz yalnız.
O gece yatağa uzandığımda, tavanı izlerken kendi kendime sordum: “Gerçekten herkesi mutlu edebilir miyim? Yoksa önce kendimi mi düşünmeliyim?” Sizce, bir gelin olarak bu dengeyi kurmak mümkün mü? Yoksa hepimiz, bir tarafı seçmek zorunda mı kalıyoruz?