Oğlumun Benden Uzaklaşmasının Ardındaki Acı Gerçek
“Anne, yeter artık! Lütfen sus!” Oğlumun sesi, salondaki uğultunun arasında bir bıçak gibi keskin yankılandı. Herkesin gözü üzerimdeydi; komşular, akrabalar, hatta kasabanın belediye başkanı bile. O an, sanki bütün hayatımın ağırlığı omuzlarıma çöktü. Gözlerim doldu, ama ağlayamadım. Oğlumun bana bakışındaki öfke ve utanç, içimi paramparça etti.
Adım Gülseren. Yirmi sekiz yıldır bu küçük Karadeniz kasabasında yaşıyorum. Eşim Mehmet’le evlendiğimde, hayatımın en mutlu kadınıydım. Mehmet, kasabanın saygın esnaflarından biri oldu, ben de evimizin direği, çocuklarımızın annesi. Oğlum Emre ve kızım Elif, hayatımın anlamıydı. Onlar için her şeyden vazgeçtim; gençliğimden, hayallerimden, hatta bazen kendimden bile. Ama o gece, Emre’nin doğum gününde, her şey bir anda değişti.
O gece kasabanın düğün salonunda, Emre’nin yirmi beşinci yaşını kutluyorduk. Herkes oradaydı; komşular, akrabalar, Emre’nin iş arkadaşları. Ben, her zamanki gibi, misafirlerle ilgileniyor, masaları dolaşıyor, herkesin memnun olduğundan emin olmaya çalışıyordum. Bir ara, Emre’nin çocukluk arkadaşı Burak yanıma geldi. “Teyze, Emre’yi evlendirme zamanı gelmedi mi artık?” diye şakalaştı. Herkes güldü, ben de gülmeye çalıştım. Ama içimde bir sızı vardı. Çünkü Emre, son zamanlarda bana çok uzak davranıyordu. Sanki aramızda görünmez bir duvar örülmüştü.
Biraz sonra, mikrofonu elime aldım. Herkesin önünde oğluma birkaç güzel söz söylemek istedim. “Emrecim,” dedim, “sen bizim gururumuzsun. Ama artık kendi hayatını kurmanın zamanı geldi. Biz yaşlandık, senin de bir yuvan olsun istiyoruz.” Salonda bir uğultu yükseldi. Emre’nin yüzü bir anda asıldı. “Anne, lütfen!” dedi, sesi titriyordu. Ama ben, yılların alışkanlığıyla, konuşmaya devam ettim. “Bak, Elif de üniversiteyi bitirdi, iş buldu. Sen de artık bir eş bulmalısın. Herkes bekliyor.”
O an, Emre ayağa kalktı. “Anne, yeter artık! Lütfen sus!” dedi, sesi yankılandı. Herkes sustu. Bir anlık sessizlikte, kalbimin atışını duydum. Emre, gözlerimin içine bakmadan salonu terk etti. Ardından birkaç kişi daha çıktı. Ben, mikrofon elimde, donup kaldım. Mehmet yanıma geldi, kolumdan tuttu. “Gülseren, ne yaptın sen?” dedi fısıltıyla. O an, yerin dibine girmek istedim.
O geceden sonra, Emre bana bir daha eskisi gibi bakmadı. Eve uğramaz oldu, aradığımda açmadı. Elif, “Anne, biraz fazla baskı yapmadın mı?” dedi. Ama ben sadece onun iyiliğini istiyordum. Bizim kasabada, oğlan çocuğu yirmi beşine gelince evlenir. Bekar kalmak ayıptır, hele ki annesi hayattayken. Herkes bana soruyordu: “Emre’ye kız mı bulamadın?”
Bir sabah, Emre’yi işyerinde ziyaret etmeye karar verdim. Pastaneden onun en sevdiği poğaçaları aldım. Kapıyı çaldım, sekreteri şaşkınlıkla baktı. “Emre Bey toplantıda,” dedi. Bekledim. Yarım saat sonra Emre geldi, yüzünde yorgun bir ifade. “Anne, neden geldin?” dedi, sesi soğuktu. “Seni merak ettim oğlum, konuşmak istedim.” Emre gözlerini kaçırdı. “Anne, lütfen. Benim hayatıma karışma artık. Herkesin içinde beni küçük düşürdün. Bunu affedemem.”
O an, içimde bir şeyler koptu. Oğlumun bana böyle yabancılaşması, yıllarca verdiğim emeğin, sevgimin bir anda silinip gitmesi… Eve dönerken gözyaşlarımı tutamadım. Mehmet, akşam eve geldiğinde, “Bırak biraz kendi haline,” dedi. Ama nasıl bırakabilirdim? Ben bir anneyim. Onun iyiliğini istemekten başka bir suçum yoktu ki.
Günler geçtikçe, kasabada dedikodular arttı. “Gülseren’in oğlu annesine küsmüş,” diye fısıldaşıyorlardı. Pazara gittiğimde, kadınlar bana acıyarak bakıyordu. Bir gün, komşum Ayşe Hanım kapımı çaldı. “Kızma ama, Emre’yi çok sık boğaz ettin. Gençler artık eskisi gibi değil. Bırak kendi kararını versin,” dedi. İçimden ona bağırmak geldi. “Sen benim yerimde olsan ne yapardın?” Ama sustum. Çünkü haklıydı belki de.
Bir akşam, Elif yanıma geldi. “Anne, Emre’yle konuşmamı ister misin?” dedi. “İstersen, aramızda arabuluculuk yapabilirim.” Gözlerim doldu. “Kızım, ben sadece onun mutlu olmasını istiyorum. Yanlış mı yaptım?” Elif, elimi tuttu. “Bazen, çok sevmek de hata olabiliyor anne. Belki biraz geri çekilmelisin.”
O gece, uzun uzun düşündüm. Kendi annemi hatırladım. O da bana hep karışırdı, ama ben ona hiç böyle kızmamıştım. Zaman değişmişti, çocuklar değişmişti. Ama annelik içgüdüsü değişmiyordu. Sabah olunca, Emre’ye bir mesaj attım: “Oğlum, seni çok seviyorum. Ne zaman konuşmak istersen, ben buradayım.” Cevap gelmedi.
Aylar geçti. Emre, kasabadan taşındı. İstanbul’da bir işe girdi. Beni aramadı, bayramda bile gelmedi. Mehmet, “Zamanla düzelir,” dedi. Ama ben her gece, oğlumun çocukluğunu, bana sarılışını, ilk adımlarını hatırladım. Şimdi ise, aramızda koca bir uçurum vardı. Bir gün, Emre’nin sosyal medyada bir fotoğrafını gördüm. Yanında bir kız vardı, el ele tutuşuyorlardı. İçimden bir burukluk geçti. Belki de ben, onun hayatına fazla müdahale etmiştim. Belki de, anneliğin sınırlarını bilmeyi öğrenmeliydim.
Geçen hafta, kasabada bir düğün vardı. Herkes oradaydı. Ben de gittim, ama içim buruk. Bir ara, Emre’nin çocukluk arkadaşı Burak yanıma geldi. “Teyze, Emre seni çok seviyor aslında. Ama biraz zamana ihtiyacı var,” dedi. Gözlerim doldu. “Ben de onu çok seviyorum Burak. Ama annelik bazen çok zor. Hangi noktada durmam gerektiğini bilemiyorum.”
Şimdi, bu satırları yazarken, içimde bir umut var. Belki bir gün, Emre kapımı çalar, “Anne, affettim seni,” der. Belki de, anneliğin en büyük sınavı, çocuklarımızı özgür bırakmayı öğrenmektir. Sizce, bir anne ne zaman affedilmeyi hak eder? Sevgiyle yapılan bir hata, affedilmez mi?